Müziğin İyileştirici Gücü

Müziğin bireysel ve toplumsal hayatımızdaki varlığı hoşça vakit geçirmenin çok ötesindedir. Müzik Yunancada Musica sözcüğü ile ifade edilir ve “Muse”; şifa dağıtan peri veya melek anlamına gelmektedir.  İnsanlığın ilk çağlarından bu yana ruhun arındırılmasında ve bedenin iyileştirilmesinde önemli bir dışavurum aracı olduğu fark edilen müzik, psikoloji biliminin de ilgi alanına girmiştir. İnsanın ruhsal çağrışımlarına onarıcı etkisi görülen müzik bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaya başlanmış ve bu alanda biyopsikososyal araştırmalar yürütülmüştür.

Müziğin Sosyal Etkisi

Müziğin ruhsal işlevinin yanı sıra, iletişim kurma, uyum sağlama, ortak paylaşımlarda buluşma, hoşça vakit geçirme, sosyalleşme, içsel rahatlama, mekân ve zamandan bağımsız olarak müziğin tınısıyla bütünleşme gibi kazanımlarının olduğu da görülmektedir. Müzik aynı zamanda bireylerin takım olma ve aidiyet duygusunu deneyimlemede de etkin rol oynar. Örneğin; bir enstrüman çalan ya da şarkı söyleyen kişilerin bir orkestranın, müzik grubunun ya da bir koronun üyesi olması onlara sosyalleşme, yeni arkadaşlıklar kurma, başkalarının duygularını anlama, kendi tepkilerini tanıma, iş birliği ve grup iç ilişkilerini geliştirme gibi pek çok faydası olduğu düşünülmektedir.

Müziğin Bilişsel Etkisi

Müziğin insanları birleştiren ve kaynaştıran bu yönü dışında; bilişsel gelişime katkıları da pek çok araştırmaya konu olmuştur. Dünyayı anlamamızı sağlayan bilişsel faaliyetler; algılama, bellek, muhakeme, düşünme ve kavrama gibi süreçleri kapsar. Çocukların ve gençlerin tüm eğitim ve öğretim sürecinde akademik başarısı bu bilişsel gelişimin düzeyiyle doğru orantılıdır.  Kişilerin belirli yaş aralıklarında beklenen gelişim düzeyi içinde bulundukları çevre, sosyal ortam, aile dinamikleri ve akademik yatırımın yeterlilikleriyle de ilişkilidir. Kişi ne kadar farklı duyu organına hitap eden bir ortam içinde gelişirse, o denli müzik ve ritim duygusu da paralel gelişir.  Bu nedenle erken dönem müzik eğitiminin önemi büyüktür.

Müzik eğitiminde sadece semboller ve notaların kullanım becerisi değil, soyut düşünme, bilgiyi analiz etme, sentezleme, değerlendirme, eleştirel düşünme, problem çözme, iş birliği, dikkat, el ve göz koordinasyonu, daha iyi duyma ve görme, ritim duygusunun  gelişimi hedeflenir. Bunlar da beyinde nöron aktivasyonunu artırarak sinir sisteminin farklı bölümlerinin gelişimine olumlu katkı sağlar. Küçük yaşta müzik eğitimi alan çocukların hem bilişsel gelişimlerinin hem de akademik başarılarının olumlu yönde etkilendiği pek çok araştırmayla kanıtlanmıştır.

Mozart Etkisi olarak bilinen bir araştırmaya göre her gün sadece 10 dakika klasik müzik -Mozart Re Majör, K448 İki Piyano Sonatı- dinleyen lise öğrencilerinden oluşan bir grubun diğer kontrol grubuna göre uzaysal algılama testlerinde %30’luk bir artış sağladıkları ortaya çıkmıştır. (Rauscher ve Shaw,1993)

Bir başka araştırmada ise altı aylık süre içinde müzik eğitimi- piyano eğitimi-  uygulanan 3-4 yaşlarındaki çocuklarla aynı sürede ve aynı yaştaki bilgisayar eğitimi -algoritmik eğitim-  verilen bir başka grubun IQ testleri karşılaştırılmış ve piyano eğitimi alan grubun bilişsel gelişimlerinde %34 oranında daha artış gösterdikleri gözlemlenmiştir. (Whittell,1997) Shaw ve Rauscher’ın (1993), anaokulu öğrencileri üzerinde yaptıkları bir araştırmada sonucunda da benzer bir sonuç ortaya konulmuştur.

Günlük şan ve haftalık piyano eğitimi alan okul öncesi çocukları kapsayan bir araştırma da ise 6 aylık piyano eğitimi sonrasında çocukların matematik ve diğer bilimlerin öğrenilmesi için önemli olan “uzaysal algılama” testlerinde ve bulmacalarda daha başarılı oldukları saptanmıştır. (Beachwood,1997)

Bütün bu araştırmalar müziğin de tıpkı satranç, fen ve matematik derslerinin gerektiği gibi yüksek beyin fonksiyonları gerektiren bir uğraş olduğunu ve görsel dünyayı algılayabilme, nesnelerin görüntülerini zihinde canlandırabilme ve bunların farklılıklarını kavrama yetilerini geliştirdiğini göstermektedir. Çocukların öğrenmeye açık oldukları bu dönemde, esnek yapıdaki beyinleri müzik sayesinde bilişsel gelişimleri desteklendiği için onları diğer derslere karşı da öğrenmeye açık hale getirdiği düşünülmektedir.

Müziğin Beynin Yapısal Değişimine Etkisi

Müzik ve sinir sisteminin arasındaki ilişkiyi inceleyen Nöromüzikoloji dalı; duyduğumuz müziğin beynimizin hangi bölümlerinde, nasıl bir hareketlilik yarattığını ve müziğin yapısal olarak neleri etkilediğini araştırmaktadır.  Örneğin; Harvard üniversitesi profesörlerinden Gottfried Schlaug müzisyenlerin sağ ve sol lobu bağlayan Corpus Collassumun daha büyük ve gelişmiş olduğunu, böylece iki lob arası iletişimin daha güçlü olduğunu kanıtlamıştır. (Gottfried,1995)

“This is Your Brain on Music” kitabın yazarı Daniel Levittin ise vücudun denge organı olan beyinciğin sevdiğimiz müziği dinlediğimizde harekete geçtiğini ve dolayısıyla sadece dengeden sorumlu olmadığını belirtmiştir. Kanada Mcgill Üniversitesinde yürütülen bir araştırmada ise sevilen müziği dinlemenin duyguları, hareketleri, zevk ve acı algılarını etkileyen beyin kimyasalı dopamini artırdığını kanıtlanmıştır (McGilchrist, 2011) Yapılan pek çok araştırmada müziğin ruhsal hastalıkların oluşumunu tetikleyen dopamin, adrenalin, testosteron gibi hormonları olumlu etkilediği  gözlenmiştir.

Müziğin Ruhsal Etkisi

Antik Çağlardan itibaren  araştırmacılar “müziğin iyileştirici etkisi” üzerine pek çok çalışma yürütmüşlerdir. Örneğin; M.Ö. 585-500 yılları arasında Yunan filozof/matematikçi Pythagoras, umutsuzluğa düşen veya çabuk öfkelenen hastaların belirli melodilerle tedavi edebilme olasılığını araştırmıştır. Platon ise, M.Ö.400 yıllarında müziğin insanlara hoşgörü kazandırdığını, rahatlık verdiğini, hatta bazı makamların ise askerlerin savaşma gücü ve ruhunu köreltebileceğini savunmuştur. Hatta Kanuni Sultan Süleyman da müziğin bu etkisini bildiğinden Fransa kralının yolladığı müzik topluluğunu geri göndermiştir. 15.yy da Edirne’de kurulan Sultan Beyazıt Şifahanesinde her psikolojik rahatsızlığa belirli bir makamın, belirli sürelerle dinletilerek şifa bulunmaya çalışılması, müziğin tedavide çok eski çağlardan beri kullanıldığını göstermektedir (Işıktaş, 2019).

Müziğin iyileştirici gücünün zaman içerisinde keşfedilmesiyle günümüzde müzik bir terapi yöntemi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü müzik terapisi yoluyla; kas gerginliğinin, kaygı ve endişenin azaldığı, duyguların daha rahat ifade edildiği, dikkat ve konsantrasyon süresinin artırıldığı ve böylece daha olumlu bir duygu durumuna geçildiği gözlenmiştir.

Gelecek hakkında konuşmak, geleceğin bilinmez olması kişilerde korku ve endişe yaratabilmektedir. Aynı şekilde geçmiş hakkında düşünmek suçluluk, öfke, pişmanlık gibi duyguları çağrıştırabilir. Ancak müzik bireyin anda kalmasına yardımcı olabilir. Bu da kişinin güncel olarak yaşadığı sorun ve duygularına odaklanmasını kolaylaştırabilir.

Viktor Hugo’nun söylediği gibi “Müzik söylenmesi mümkün olmayan ve görünmeyen şeyleri söyler ve gösterir.” Özellikle kendilerini sözel olarak ifade etmekte zorlanan çocuk ve ergenlerde müzik kendini ifade etme aracı olabilmektedir. Örneğin; bateri çalmak çocuk ve ergenlerde duygusal rahatlama, öfkenin dışavurumu, kendi duygusunu tanıma, ifade etme gibi imkânlar sunar.

Tedavi Yöntemi Olarak Müzik

Homera ‘nın ameliyatlarda müziği anestezi olarak kullanması, Aescupale’ in sağırlığı tedavi ederken trompeti kullanması, Mısırlıların doğum sırasında müziği kullanması, Farabi ve İbn-i Sina’nın da hem hekim hem müzikolog olarak hastalarını tedavi etmesi eski çağlardan beri müziğin tedavide kullanıldığına dair örneklerdir. (Işıktaş, 2019)

Günümüzde nörolojik bir rahatsızlık olan ve hareket sınırlaması yaşayan Parkinson hastalarında da müzik, tedavi yöntemi olarak kullanılmıştır. Tempolu müzik kullanıldığında, hastaların ritme ayak uydurarak yürüme yetilerinde iyileşme gözlemlenmiştir:

Huzurevlerinde kalan yaşlılarda uykuya dalma, uykuyu sürdürme, erken saatte uyanıp gündüz saatlerinde aşırı uyuma gibi uyku bozuklukları sıklıkla görülmektedir. Bu tedavi edilmediğinde de yorgunluk, uyuklama, ağrıya duyarlılığın artması, zihinsel fonksiyonlarda azalma, anksiyete, genel sağlık durumunun bozulmasıyla karşı karşıya kalınmaktadır. Sadece pasif olarak müzik dinletilen grupta uyku kalitesinin arttığı pek çok araştırmayla kanıtlanmıştır.

Sosyal hayatla ilişkileri sınırlı olan, gerçek hayatla ilişkileri kopuk şizofreni hastalarına kliniklerde bir ay boyunca haftada iki kez verilen mini konserler sonrasında bile, çevreleriyle iletişimlerinin arttığı, birbirleriyle konuşmaya başladıkları görülmüştür.

Benzer şekilde kanser ve koroner yoğun bakım hastalarında ağrı ve acıyı azaltmak amacıyla tedavi öncesi müzik terapisinden faydalanılmaktadır.

Son Söz

Müziğin ritmi, insanın daha hoşça vakit geçirmesini sağlayan önemli özelliklerinden biridir. Bununla birlikte aslında müzik insanın sosyalleşmesinde de önemli bir rol oynar. Belki de müziğin en önemli özelliği farkında olunmayan yanı ile bedeni ve ruhu adeta akort etmesidir. Ruh ve bedenin bozulan dengesini bir ahenk içinde düzenlemesi mucizevi bir tarafıdır. Bu yüzdendir ki geçmişten günümüze halen tedavi metodu olarak da kullanılmaktadır. “Müzik ruhun gıdasıdır.” söyleminden de yola çıkılırsa gelişim çağında olan çocukların ve değişim döneminde olan ergenlerin hayatlarında bir şekilde müziğin yer alması yararlı olacaktır. Çocuğun ya da ergenin yaş dönemi özelliğine göre içinde bulunduğu duygu durumunda yaşadığı zorluklarla baş edebilmesi, kendini ifade edebilmesi ve sosyalleşmesi gibi birçok konuda müzik onlara yardımcı olacaktır. Ayrıca müzik; onların özgüveni yüksek, kendi ve çevrelerinin duygularını ayırt edebilen, disiplinli, yaratıcı, başarılı, üretken bireyler olmalarına katkı sağlayacaktır. Daha mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sürebilmek adına müziksiz kalınmaması dileğiyle…

Yazan:
Aylin Germiyen Alioğlu
Psikolojik Danışman