Utanmanın Öyküsü

…Kamyonuyla, koşan Asya’nın peşindedir İlyas. Asya, koşmaktan soluğu kesilip de yere çökünce İlyas hemen kamyonunu, Asya’nın önünde durdurur. İndikten sonra, açık kapısından kamyonun koltuğunu gösterir Asya’ya. Binip binmemekte kararsızdır Asya… Sonra düşünür ve binmeye karar verir. Kafasını kaldıramaz Asya, yanakları al, bakışları kaçamaktır…

-Benim adım İlyas, kamyonumun adı da Aldırma Gönül. Senin adın ne Alyazmalı?” diye sorar Asya’ya, İlyas yakışıklı bakışlarıyla…

İlyas çocuksu coşkusuyla sordukça, utanır Asya. Eğik başının gölgesinde kalan gülümseyişini bir de elleriyle saklar, öyle görmüş çünkü Asya. Bu kısa yolculuğun hoşluğu köye vardıklarını fark edince Asya tarafından kesilir, daha fazla yaklaşmalarına müsaade etmez. İner kamyondan aceleyle, bir gören bir duyan olursa diye…

Kimi zaman karşımızdaki sevgilinin bir çift gözünün içine bakmaya çalışırken hissettik, kaçırdık gözlerimizi, elimizde değildi, yüzümüz kızardı. Kimi zaman da bize söylenen güzel bir sözden etkilendik, başımız öne eğildi. Duygularımızdı bedenimize yansıyan. Oysa her zaman bu kadar masum olmadı hissettiklerimiz. Yıkıcıydı, yıpratıcıydı en önemlisi de yalnızlaştırıcıydı. Görünmek istemedik, kaçtık ötekinin gözlerinden, sözlerinden. Saklandık. Utandık!

Etkisi kişiden kişiye göre değişse de herkesin tanıdığı bir duygudur, utanma. İnsanın sahip olduğu en temel duygulardan biri olmakla beraber bir yandan korku, üzüntü, öfke gibi diğer temel duygularla olan yakın ilişkisi, diğer yandan da “utanmaktan utanma” duygusunun kişiyi gizleme/gizlenme eğilimine yöneltmesi, utanmanın diğer duygulardan ayrıştırılmasını ve tanımlanmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle tarihsel olarak ele alınışı uzunca bir süre ihmal edilse de sosyal bir varlık olan insanın kurduğu ilişkiler üzerindeki etkisi fark edildikçe, “utanç” da psikoloji literatüründe kendine ayrı bir başlık açabilmiştir.  Peki, öyleyse, nedir utanma? Ne oluyor da ötekinden saklanma ihtiyacı hissediliyor? Utanma ne ile ilişkilidir, hangi duygular eşlik eder? Utanma bir engel olduğu kadar, kararında bir utanmanın toplumsal bir varlık olarak insana katkıları var mıdır?

Utanma bedende ve ruhsal dünyada yarattığı etkileri nedeni ile insanların kaçınmak istedikleri bir duygudur. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre de onursuz sayılacak ya da gülünç olacak bir duruma düşmekten duyulan üzüntü, korku ve mahcup olma hissidir. Gizlenen ya da gizlenmek istenen bir duygunun, düşüncenin ya da durumun “öteki“ tarafından görülmesi sonucu ortaya çıkan “açığa çıkma” hissinin yarattığı huzursuzluk halidir. Bu huzursuzluk haline sıklıkla fiziksel tepkiler de eşlik eder. Yüzün kızarması, başın öne eğilmesi, terleme, nefes darlığı gibi.

İnsan Neden Utanır?

Gündelik yaşamın akışı içerisinde hemen hemen her şeyle ilgili utanç hissi yaşanabilir. İçsel dünyada yaşanan çalkantılar, hayaller, arzular, utancın kaynağı olabileceği gibi kişinin bedensel özellikleri, görünüşü, yaşadığı çevre, sahip olduğu kültür, etnik kimliği de bu geniş yelpazenin içinde yer alabilir. Bir parçası olmak istenilen gruba dâhil olunamadığında, o grup tarafından reddedilme, sevilen ve değer verilen kişilerden beklentiler karşılıksız kaldığında, kişi kendini yeterli ya da planladığı şeyleri yapacak kadar güçlü hissetmediğinde,  toplum içerisinde sergilenilen “uygunsuz” davranışın bilincine vardığında da utanabilir. Bazen sadece beklenmedik bir karşılaşmanın sonucunda hissedilen mutluluk bile beraberinde utanmayı getirebilir.

Utanma, toplumsal yaşama uyum sürecinde deneyimlenen kaçınılmaz bir duygudur. Sıklıkla ve kronik bir şekilde yaşanması halinde kişinin ruhsallığının olumsuz yönde etkilendiği, bu doğrultuda sosyal ve psikolojik problemlerin ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Utancın kişiye etkisini anlamak yaşanan sosyal ve psikolojik etkilerini yönetebilmek için faydalı olacaktır.

Utancı anlamak için öncelikle bireysel tarihin başladığı noktaya, bebeklik dönemine dönmek gerekir. Çünkü anne-bebek arasında kurulan yakın ilişkinin niteliği utanç duygusunun dinamikleri arasında yer alır. Bebek doğduğu andan itibaren annesini bir ayna olarak görür. Hissettiği tüm duyguların karşılığını, onun yüzünde arar. Kendi endişe ve korkularına odaklanan, kendi yetersizlikleri içinde sıkışan ve dolayısıyla bebeğine karşı kayıtsız kalan anne; onunla duygudaşlık kuramamış olur. Annesinin gözlerinde aradığı karşılığı bulamayan bebek de öncelikle kendisini huzursuz hisseder. Sonrasında ise yaşadığı hayal kırıklığı ile geri çekilerek canlılığını yitirebilir. Heyecanının, merakının, coşkusunun, ilgisinin, beklentisinin annesi tarafından karşılanmaması ile derin bir “değersizlik” duygusu yaşayabilir.

Bebeklik döneminde hissedilen “değersizlik” duygusu sık ve yoğun şekilde deneyimlenirse bu his sadece bebeklik dönemi ile sınırlı kalmaz. İleriki yaşlarda yaşanacak olaylarda, kurulacak ilişkilerde bireyin karşısına çıkarak kendisini hatırlatır hale gelebilir. Tam da bu noktada utanma, kendisine gelebilecek ruhsal darbelerden korunmaya çalışan kişinin, öteki karşısında hissettiği “değersizlik, yetersizlik, eksiklik” duygusundan temel alır.

Bu bağlamda yoğun bir utanç duygusuyla sarmalanan kişi, kendini kırılgan, değersiz hatta pek çok konuda yetersiz hissedebilir. Sanki kendini izleyen gözler vardır ve onlardan kurtulamaz. Bu noktada kendine duyulan saygıyı sorgulamaya başlayabilir.  Böyle bir sahnede kişi kendini sıkışıp kalarak o an, oradaki varlığı fazlaymış gibi hissederek kaçıp kurtulmak isteği duyabilir.

Utanç Duygusu Deneyimlendiğinde…

Kişinin, utanma ile hissettiği kaçma, saklanma arzusu insanoğlunun hayatta kalma mücadelesinin izlerini taşır. Evrenin karşısına çıkardığı tüm tehlikelere karşı tetikte olan insanoğlu, var olduğu ilk günden beri yaşamını devam ettirebilmek için ya savaşmak ya kaçmak ya da saklanmak zorunda kalmıştır. Tehlike algısı karşısında sergilenen bu davranışlar evrimsel süreci içerisinde, insanın sahip olduğu yerleşmiş içgüdüsel tepkilere dönüşmüştür. Annesinin kucağındaki bir bebeğin, bir yabancı ile karşılaştığında hissettiği huzursuzlukla beraber sergilediği “yüzünü annesinin göğsüne saklama” davranışında da aynı içgüdü vardır. Bebekler, dört altı ay civarında dış dünyayı keşfetmeye, anlamaya, algılamaya başlar ve yabancı olanla, olmayanı ayırt edebilme düzeyine gelir. Bağlanma dönemi olarak bilinen bu dönemde bebek, kendisine yaklaşan yabancıdan rahatsız olur ve kendini huzursuz hisseder. Tehlike ve tehdit olarak gördüğü yabancı onu, annesinden ayırmasın diye annesinin göğsüne sığınır. Peki, annesinin göğsüne sığınamayacak kadar büyüdüğünde ne yapacak, nereye saklanacaktır?

Toplumsal bir varlık olan insanoğluna hayat öteki ile deneyimleyeceği çeşitli karşılaşmalar sunar. Çünkü bu bir arada yaşıyor olmanın ön koşuludur. Bu karşılaşmalar sırasında utanç nedeniyle yaşanabilecek olası sıkıntıların farkında olanlar, düşecekleri pozisyondan o kadar endişe ederler ki kendilerini korumak için çeşitli yollar ararlar. Hatta bir süre sonra tercih ettikleri bu çözüm yolları, kişiliklerinin bir parçası haline gelir. Örneğin bazı kişiler herhangi bir utanma riskiyle karşılaşmamak için minimum düzeyde ilişki kurarlar. (Loader, 1998) Kurdukları ilişkilerde de kendi kırılganlıklarını, hassasiyetlerini, eksikliklerini yansıtmamaya; oldukları gibi değil de olmak istedikleri kişiler gibi davranmaya çalışırlar. Bazı kişilerin ise aşırı derecede mükemmeliyetçi davrandıklarını, yanlış yapmaktan korktuklarını ve buna karşı toleransları olmadığı gözlenebilir. Bu kişiler her şeyi eksiksiz ve doğru yapmanın, onları gülünç duruma düşmekten koruyacağına inanırlar. Bazı kişilerin de sahip olduğu güçle kendinden daha güçsüz olana karşı sağladığı üstün pozisyonla, utanmaya neden olabilecek herhangi bir ihtimalden kaçınmaya çalıştığı gözlenebilir.

Kişiler, başvurdukları savunma mekanizmalarının bekledikleri etkiyi yaratmadığını fark ettiklerinde ya da her şeye rağmen tamamen utanca büründüklerinde yukarıda ele alınan saklanma davranışının yanı sıra başka davranış biçimleri de sergilerler. Kişinin utanç temelli öfkesini herhangi bir nesneye ya da doğrudan kendini utandırana yöneltmesi bu davranış biçimlerinden bir tanesidir. Kişi, öfkesinin yarattığı korkuyla kendine olan güvenini yeniden inşa etmeye çalışır. Yapılan eylemin sorumluluğunun, kendinden daha alt seviyedeki bir kişiye atılması yoluyla da utanç bertaraf edilmeye çalışılır. Peter Loader (Kaynak?), bu durumun en çok da bağımlılık ilişkisinin hakim olduğu işçi-işveren, aile-çocuk arasında işe yaradığını vurgular. Kişiler bazen yaşadığı duygunun etkisini hafifletmek adına içinde bulundukları durumla ilgili şaka yapma yoluna başvurur, bazen de yaşadığı utancı inkâr eder, geçiştirir ya da halk deyimiyle işi yüzsüzlüğe vurduğu düşünülür. Kızaran bir yüz utanan benliğin görünür ifadesidir. “Yüzsüzlük” ifadesi de yüzün kızarmaması yani utanmamaktır ki halk arasında kişiyi yermek için kullanılır.

Ailedeki Görünümü

Nerede bir utanç varsa, orada bir utandıran vardır!
(D.L, Nathanson,1987)

Toplumsal yaşamın en küçük birimi olan aileyi incelemek, anne baba ve çocuk arasındaki ilişki biçimlerine bakmak utanç hissinin oluşumunu daha iyi anlamayı sağlayacaktır. Yetişkinlere kıyasla çocuğun daha kırılgan, hassas ve etkiye açık olmasıyla beraber anne babasına duyduğu ihtiyaç, anne babanın ise aile yapısında elinde bulundurduğu güç, aile içi ilişkilerde çocuğun “utanan”, anne-babanın ise “utandıran” olarak konumlanmasına neden olur. Elinde bulundurdukları bu güçle, anne babalar çocuklarını yetiştirirken bazen gereğinden fazla utandırmaya başvurabilirler. Çocuğun hayatında utancın sıklıkla tekrarlanmasının ileride yaşayabileceği sorunların kaynağı olma potansiyeli taşıması,  aile içi ilişkilerde ebeveynin çocuğa karşı tutumunun ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Kişiliğin psikososyal gelişimini dönemlere ayıran E.Ericson (Kaynak?), utancın 12 ay-3 yaş arasında geliştiğini söyler. Bu dönemde çocuk konuşmaya ve yürümeye başlar, annesine olan bağımlılığı azalır. Kazanmış olduğu özgürlük duygusuyla etrafını araştırmaya, çevresini tanımaya, sürekli sınırlarını test ederek keşfetmeye çalışır.  Tuvalet eğitimi de bu döneme denk gelir. Çocuğun kendi başına tuvaletini yapmayı öğrenmesi, merdivenleri çıkabilmesi ya da çatalla yemeğini yiyebilmesi, yani kendi başına davranışlarını kontrol etmesiyle birlikte özerklik duygusu gelişir. Bu dönemde ebeveynleri tarafından çocuğa sınırlarını test etme imkânı verilmezse, katı kurallarla kuşatılıp, yoğun şekilde eleştirilirse çocuk kendi kabiliyetinden, kapasitesinden şüphe duyar, karar verme/tercih yapma konusunda zorlanır, yoğun bir şekilde utanma duygusuyla sarmalanır. Buna karşılık Erikson fazla özgürlüğün ve bağımsızlığın dürtüselliğe neden olduğu görüşündedir. Dürtüsel çocuğun zihninde de her şeyi yapabileceği algısı oluşur. (Erikson,1950 akt. Monroe, 2009) Bu bağlamda yol gösterici olunmadığında ve başkalarına saygı duymanın önemi vurgulanmadığında, sınır kavramı oluşmaz.  Sevginin eksik edilmediği, sınırların net bir şekilde sunulduğu aile ortamında büyüyen çocukta sorumluluğun eşlik ettiği bir özerlik duygusu gelişir, çocuk sağlıklı bir şekilde ailesinden bağımsızlaşır.

Anne babalar, çocuklarının geleceği ile ilgili hayaller kurar, planlar yaparlar. Bu amaçla ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar. “Ben keman çalamadım, o çalsın. Yabancı bir dil öğrenme fırsatım olmadı, o öğrensin, başarılı olsun, iyi okullarda okusun…” diye devam eder bu liste. Ancak bazen çocuk için kurulan hayallerle, çocuğun kendi için kurduğu hayaller aynı noktada kesişmez, ondan yapması beklenenler, becerileri ile uyuşmayabilir. Bunların farkına varmayarak sarf edilen eleştirel cümleler, yıkıcı bakışlar çocukta “ne yaparsa yapsın ailesini memnun edemeyeceği, onların beklentilerine cevap veremeyeceği” düşüncesini yerleştirir. Çocukla ilgili yaşanan hayal kırıklıkları, onun utancının kaynağı olur.

Çocuklar; ailelerinde koşulsuz sevgiyi ararlar, oldukları gibi kabul edilmek, değer görmek isterler. P. Loader’a göre, çocuğun karşılaştığı kabul edilmeyiş ve hayal kırıklıkları, yetersizlik duygusunun yanı sıra çocukta bir kimlik karmaşası da yaratır. Çocuk, ailesinin olmasını istediği “ben” mi olacaktır, yoksa bu isteğe karşı gelip kendi “öz benliğini”  mi ortaya koyacaktır? Anne ve babasından ilgi, sevgi ve şefkat görme peşinde olan çocuğun eğilimi, genelde ailesinin beklenti, istek ve hayallerini gerçekleştirme yönünde olur. Kimi zaman çocuğun sahip olduğu bu duygusal ve bedensel açlığın, onu yetiştirme, disipline etme ve ona yön verme amacıyla, anne baba tarafından kullanıldığı görülür. P.Loader’ın duygu sömürüsü olarak adlandırdığı bu durum, utanç duygusunun oluşmasının önemli nedenlerinden biridir. Çocuk, kendi öz benliğini ortaya koyarsa, ailesinde hayal kırıklığı, kızgınlık, kırgınlık, öfke yaratabileceğini düşünür ve dolayısıyla bu durum, çocuğun kendi kimlik yaratma sürecini de olumsuz etkiler.

Ergenlikteki Görünümü

Çocukluktan ergenliğe geçiş aşaması bir dizi bedensel ve ruhsal değişimi beraberinde getirir. Çocuk bedeninden yetişkin bedenine doğru yol alan ergenin bu hızlı değişime ayak uydurması onun için çok da kolay olmayan bir süreçtir. Bedeninde yaşadığı fiziksel değişimin, ötekiler tarafından kolaylıkla fark edilecek düzeyde olması, ergeni utanmaya karşı daha hassas ve kırılgan hale getirir. Yetişkinliğin kapısını aralayan, çocukluk dönemiyle vedalaşmaya hazırlanan ergen, değişen bedenine adapte olmaya, onu kabullenmeye çalışır.  Ergen bu dönemde bir taraftan cinselliğinin farkındadır ve bu cinselliğin etkilerini sınamaktadır. Diğer taraftan ise bu sınamanın verdiği tedirginliği yaşamaktadır. Genellikle kendi bedenine ilgi ile başlayan bu süreç, çevresindeki kişilere yönelen cinsel bir merakla devam eder. Bu merak da ergenlikte utanç duygularını beraberinde getirir. Bu dönemi “Ergenlik kültürü, özünde utanç kültürüdür.” diyerek özetleyen Bilmes(kaynakça?), aynı zamanda ergenin yaşadığı utanç duygusunun şiddetine dikkat çeker.

Ergenlerde hem anne babayla bağı sürdürmek, hem de yeni ideallere ve yaşıtlarıyla özdeşimlere yönelmek arasında kalmak utanca yatkınlık oluşturur. İdealize edilmiş ilişkilerin ve kendilik imgelerinin yıkılması ergeni zorlar. Ergenin ailesi onun dünyasına ve değerlerine hoşgörü göstermekte zorlandığında durum daha da karışır. Anne babalar da ergen çocukları kendi ideallerinden uzaklaştığında güçsüzlük ve utanç hissedebilir. (Caparrotta, L. 2003 akt. T. Demir 2014)

Ergenliğin en önemli meselelerinden biri de ait olma ve bağımsızlık ihtiyacı arasında yaşanan iç çatışmadır. Ergen aileden bağımsız olmak, bireyselliğini ispat etmek için çabalarken onların desteğine, sevgisine, onayına olan ihtiyaçları çelişkili duyguları beraberinde getirir. Bu çatışma ergenin var olma isteğinin bir sonucudur aslında. Her ne kadar bedensel değişiminin görünürlüğü utanmasına neden olsa da ergen kendini göstermek, bir çocuk değil de bir yetişkin olarak “yeni kendi”sini kabul ettirmek ister, başta ebeveynleri olmak üzere yetişkin dünyasında gördüğü herkese… Aileden mesafe aldığı bu dönemde sosyal çevresi, yani arkadaşları ergenin kendini bulma sürecine tanıklık eder. Arkadaşlar aynı zamanda ergenin kendini oluşturmaya çalıştığı dönemde onun kendini görebildiği bir aynadır da. ( Ergun, B., Kaya, G. 2012) Ergen için bir arkadaş grubuna dahil olmak, o grup tarafından onaylanmak, kabul görmek, hatta grup içinde popülerlik kazanmak oldukça önemlidir. Dolayısıyla ergen, utanca yol açabilecek grup tarafından reddedilme, dışlanma, karşı çıkılma durumlarından mümkün olduğunca kaçınmaya çalışır.

Son Söz

Utanç, sıklıkla insan ruhsallığına acı veren, olumsuz bir duygu olarak ele alınsa da olumlu yanlarını göz ardı etmemek gerekir. Anastasopulos,  “Utanma, olumlu anlamda kullanıldığında, ahlaki değerlere ilişkin bir farkında oluşu, kişinin kendi değeri konusunda abartılı değerlendirmelerden uzak duran bir mütevazılığı dile getirir” der. (T.Demir, 2014) Zarar verici yönlerinden arındırılmış bir utanma, sınırların olduğunu, insanın her şeyi yapma gücüne sahip olmadığını hatırlatır. Utanç duygusu toplumsal yaşama uyum göstermek için bir uyarı mekanizması olarak görev yapar, bu noktada ebeveynlere de büyük rol düşer. Bu doğrultuda saygıya, empatiye ve anlayış göstermeye önem verilen, sevginin koşulsuz sunulduğu, sınırların tutarlı bir şekilde konulduğu bir aile ortamının varlığı; çocuk tarafından, utancın negatif yönlerinin rahatlıkla ayrıştırılmasını sağlayacaktır.

Yazan:
Gülseren Kaya
Uzman Psikolojik Danışman