“Ben, Ben, Ben…”: Narsisizm

Teknolojinin hızla geliştiği, bizleri değiştirdiği, toplumsal normları dönüştürdüğü bir dönemin içinde yaşıyoruz. Bir yandan değişen dünyanın hızına kendimizi adapte etmeye çalışırken, bir yandan da bu hızlı akışın bizden neler götürdüğünün sessiz tanıkları olmaktan rahatsızlık duyuyoruz. Bir arada olabilmenin gün geçtikçe anlamını yitirdiğinden, birlikte yapılan toplumsal ritüellerin, en basit ifadeyle “Nerede o eski bayramlar” deyip yâd ettiğimiz o güzel günlerin geçip gittiğinden, dayanışmanın, yardımlaşmanın, paylaştıkça mutlu olmanın önemini kaybettiğinden, artık komşularımızın bile kim olduğunu bilmediğimizden dem vurup maziyi özlemle anıyoruz. Ancak her şeyin rekabete dayandığı, adeta bir yarış pistinden öbürüne geçtiğimiz, gücün, başarının, kazanmanın geçer akçeler olduğu bu yeni dünya düzeni, kaybettiğimiz değerlerin yasını tutmamıza pek de müsaade etmiyor.

İçinde yaşadığımız günümüz tüketim kültürü “toplumsal” olanı göz ardı ederek “ben”ler olarak hayat mücadelesi vermemiz gerektiğinin altını çizen bir yaşam modeli sunuyor. “Bu mücadelenin içinde ‘tek’ başınasın, ne pahasına olursa olsun kazanmalı, kazandıkça harcamalısın ki harcadıkça var olabilesin!” felsefesini öğütlüyor bizlere. Hal böyleyken ekran karşısında bile her şeyi yapmaya yetkin olduğumuz mesajını veren “Sen özelsin, güçlüsün, yapabilirsin, her şeye değersin.” temalı içerikler izliyoruz.  Bizler de geri kalmıyoruz tabii ki… Neler başardığımızı, nelere sahip olduğumuzu, nelerden keyif aldığımızı, nelerden hoşlanmadığımızı, ne kadar mükemmel olduğumuzu, o biricikliğimizi, o “özel” oluş halimizi en kolay ve en ulaşılabilir yolla, sosyal medya aracılığı ile başkalarına sunuyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak yarışa burada da devam ediyoruz.

Tüketim kültürünün “ben” olgusunu bu denli ön plana çıkarması, rekabeti hayatın merkezine taşıması, insanlardaki narsistik özellikleri parlatması, narsisizmi sadece psikolojik olarak değil sosyolojik açıdan da incelenen günümüzün dikkat çekici konularından biri haline getirmiştir. Çok boyutlu bir kavram olduğu gerçeğinden hareketle narsisizmin neyi, hangi değerleri temsil ettiğini ya da etmediğini görmek, gelişim nedenlerini incelemek kuşkusuz günümüz insanını anlamak adına da önemli olacaktır.

Bugün narsisizm olarak ele aldığımız kavramın kökenleri Yunan mitolojisinde adı Narkissos (Narcissus) olarak geçen, suda gördüğü kendi yansımasına âşık olan karakterin hikâyesine dayanır. Kimselerin aşkını kabul etmeyen, duygularına karşılık vermeyen, genç ve yakışıklı delikanlı Narkissos’u Tanrılar, imkânsız bir aşka mahkûm ederek cezalandırırlar.  Nehir kenarına indiği bir gün sudaki yansımasını gören, gördükten sonra bir daha da nehrin kenarından ayrılamayan Narkissos, yemeden içmeden kesilir. Aşkına kavuşma hayaliyle yanar tutuşur, umutsuz bekleyişiyle tükenir bedeni sonunda ve düşer suya… Narkissos’un kendi görüntüsüne âşık olduğu bu mit daha sonra kişinin kendisini abartılı derecede sevme halini tasvir etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda Narkissos’un kendine duyduğu aşırı hayranlığın, nihai olarak kendini yok etmesiyle son bulması, kişinin kendini aşırı beğenmesi ve başkalarını yok sayması şeklindeki davranış kalıplarını açıklama adına kuramcılar için bir referans noktası haline gelmiştir.

Narsisizm ile ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında konunun farklı açılardan ele alındığını ve bu noktada ortak bir yaklaşımın olmadığı görülmektedir. Bazı kuramcılar erken dönem anne bebek ilişkisi ve bebeğin bu dönemde deneyimlediği yoksunluk ve değersizlik hissi ile narsisizmi açıklarken, bazıları anne baba tutumlarının narsistik davranışların sergilenmesinde ne derece etkili olduğuna dikkat çekmiştir. Bazıları da narsisizmi kültürel yönüyle ele almıştır. Tüm bu bakış açılarının ışığında tanımlayacak olursak narsisizm: “Kişinin kendine aşırı odaklanmasıyla birlikte ilişki içerisinde bulunduğu diğer insanlara karşı gösterdiği duyarsızlık, hissettiği duygu yoksunluğuna karşı kendisini aşırı derecede sevmesi, her şeyin üstünde tutmasıdır.” Bu bağlamda kendini beğenmişlik, büyüklenmecilik, gösteriş düşkünlüğü, beğenilme ihtiyacı, empati yoksunluğu, duyarsızlık, tahammülsüzlük, kıskançlık, öfkelenme narsisistik kişilik yapılanmasına ait davranış biçimlerinden bazılarıdır.

“Ayna ayna söyle bana…”

 

Hepimizin küçükken kitaplardan okumuşluğu, bir büyüğünden dinlemişliği ya da ekran karşısında oturup izlemişliği vardır Pamuk Prenses’i. Masalda Pamuk Prenses’in kötü kalpli üvey annesi, o kibirli ve soğuk edasıyla meşhur sorusunu sorar her gün sihirli aynasına. “Ayna ayna söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?” Ayna her seferinde aynı cevabı verir sahibine: “Yok, sevgili kraliçem, en güzeli sizsiniz!”  Günler geçip de Pamuk Prenses büyüyüp güzel bir kız olunca, aynanın kraliçesine cevabı değişir: “Var, sevgili kraliçem, Pamuk Prenses!” Duyduğu cevabı kabullenemeyen, kıskançlıktan deliye dönen kraliçenin Pamuk Prensesi öldürme çabalarıyla devam eder olaylar silsilesi… Aslında masaldaki kraliçe karakteri ile Grimm Kardeşler bir narsisistik yapının profilini çizerler bizlere.

Narsistler (narsisist) dışarıdan bakıldığında özgüven sahibi, güçlü kişilermiş gibi görünseler de aslında tıpkı masaldaki kraliçe gibi hayatlarını başkalarının hayranlığına, onay ve takdirine muhtaç şekilde geçirirler. Nasıl ki kraliçenin kendi güzelliğini teyit edecek sihirli aynası varsa narsistin de kendi başarılarını takdir edecek, becerilerini övecek, kendini en üstün görmesini sağlayacak “ötekileri” vardır. Ötekilerin gözünde nasıl göründükleri oldukça önemlidir ki bir nevi yarattıkları imaj her şeydir onlar için. Tüm enerjilerini başkalarının gözlerindeki yansımaları için harcarlar. Kendi yarattıkları sahte görünümlerini sürdürme gayesine o kadar odaklanırlar ki bir süre sonra özbenliklerine yabancılaşırlar. Sonraki süreçte bu durum içsel bir boşluğa, bir kimlik bunalımına sebep olabilir.

Mükemmeliyetçidirler, hata yapmaktan hoşlanmaz, yarattıkları imajı sarsacak hamlelerden kaçınırlar, çünkü kusursuz görünmeyi severler. Kendilerine yapılan ufak bir eleştiriye karşı dahi tepkisel davranabilirler ve kimi zaman bu duruma öfke ile karşılık verebilirler. Eleştiri oklarının hedefi olmamak, böyle bir durumla hiç karşı karşıya kalmamak adına umursamaz, soğuk ve uzak görünmeyi tercih edebilirler.

Hayatlarından, nelere sahip olduklarından, hangi başarılara imza attıklarından bahsetmeyi severler. Yeri geldiğinde kendilerine ait olan her detay bir övünç kaynağı olabilir, gerçekleştirmeyi planladıkları şaşaalı hayalleriyle bile büyüklenmeci bir tutum sergileyebilirler. Kendilerini başkalarından üstün ve ayrıcalıklı görürler, bu sebeple de girdikleri ortamlarda özel bir ilgi görmeyi bekler ve hatta bunu hak ettiklerini düşünebilirler.

Empatik düşünme biçiminden uzak, karşısındakinin hislerine karşı duyarsız kalabilirler. Önce “ben”, hep “ben” diyen bir anlayışa sahiptirler. Narsist kişiler şişirilmiş ve sahte bir benlik bilincine sahip olmaları nedeniyle başkalarıyla duygusal açıdan sıcak, ilgili ve sevgi dolu ilişkiler kurmaktan da yoksun kişilerdir (Twenge & Campbell, 2010:44). Coşkuları, enerjileri ve başarılarıyla ilgi çekip kısa vadede kolay ilişki kurdukları görünse de aslında uzun vadede sahici, samimi bir bağ kuramadıkları görülür. Çevrelerindeki insanları kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak görebilir, kurdukları duygusal yakınlığı kullanabilirler.

Sevilebilir olduklarını hissedebilmek, özsaygılarını yükseltebilmek için ötekilerden onları alkışlamalarını, övgüler yağdırmalarını, başarılarını takdir etmelerini beklerler. Bu noktada narsistik beklentileri karşılanmadığında soğuyup uzaklaşabilir, kolayca bağlarını koparabilirler. Haset duygusu da oldukça ön plandadır. Kendilerinde olmayıp başkasında olan her şey, kendi mükemmel imajlarına gölge düşürebileceğinden bu durum onlarda öfke yaratabilir.

Narsistik kişileri, genel olarak büyüklenmeci, teşhirci, aşırı talepkar yönleriyle tanısak da bazılarının bilinenin aksine daha çekingen, kırılgan, kaygılı ve aşırı alçakgönüllü davranışlar sergiledikleri görülür. Kırılgan narsistik yapılar büyüklenmeci hayallerini, kendi yansımaları üzerinden değil, idealize ettikleri kişilerin gölgesine sığınarak gerçekleştirmeye çalışırlar. İdealin bir parçası olarak kendilik saygılarını yükseltmeye çalışırlar. Bazen de eleştiriye olan aşırı hassasiyetleri ve dışlanma korkusu nedeniyle sosyal ilişkiler kurmaktan kaçınırlar. Kendileriyle ilgili beklentileri gerçekleştiremediklerinde, bağımlı oldukları ötekinden istedikleri geri dönüşü alamadıklarında yoğun bir hayal kırıklığı yaşarlar. Bu hayal kırıklığı da beraberinde mutsuzluk, huzursuzluk, duygusal çökkünlük getirebilir.

O zaman hepimiz narsist miyiz?

 

Narsisizm, sağlıklı ölçüde her insanda bulunması gerekende bir özelliktir. Herkes beğenilmek, sevilmek, başarılarından gurur duymak, aynaya baktığında karşısında gördüğü yansımadan memnun olmak ister. Bu insan olmanın bir gereğidir ve beklenendir. Narsisizmin bu şekildeki sağlıklı boyutu insanın hayatta başarılı olmasını sağlayacak, çevreye uyumlu şekilde yaşamını sürdürmesine yardımcı olacak itici bir güçtür de aynı zamanda. Sağlıklı narsisizmde kişi eksikliklerinin farkında, mükemmel olmadığının bilincindedir. Kendi sınırlılıklarının farkında olmaları, kendilerine duydukları saygıyı azaltmaz. Kendine yöneltilen eleştirilere karşı tepkisel davranmaz, yapıcı olarak ele alır, kişiliklerini başkalarının düşüncelerine, değer yargılarına göre şekillendirmezler. Normal narsisizmde bireyler çevrelerindeki insanları hedeflerine giden yolda bir araç, yükselmek için bir basamak olarak kullanmazlar. Sadece kendi duygularını değil diğerlerinin duygularını önemserler ki böylelikle daha uzun ve samimi ilişkiler kurarlar. Duydukları özgüven gerçek başarılara dayanır. Kişinin kendini gerçek anlamda sevebilmesi ve başkalarınca sevilmeye değer bulması aslında narsisizmden izler taşındığının göstergesidir. Ancak bu kişinin narsist olduğu anlamına gelmez.

Davranışlarından hoşlanılmayan, kişiyi zorlayan, “kendini beğenmiş, vurdumduymaz, bencil” olduğu düşünülen insanlar için bazen kolaylıkla “Ne kadar narsist!” denilebilmektedir. Aslında burada kast edilen genelde o kişilerin narsistik özellikler gösteriyor olmasıdır. Çünkü gerçek anlamda narsistik yapılanma yukarda da değinilen özelliklerin çoğunu bünyesinde barındıran, uzun süreli olarak deneyimlendiği için kişiler arası ilişkilerde sorun yaşayan ve yaşatan bir kişilik bozukluğudur.

Narsistik yapılanmada ailenin rolü

Narsisizm ile ilgili yapılan araştırmalara göre kişinin genetik yapısı ve doğuştan getirdiği özelliklerin yanı sıra aile içi dinamikler, özellikle de erken dönemde anne-bebek ilişkisi, narsisizmin temelini oluşturan etkenlerdir.  Bu noktada farklı anne baba tutumlarını incelemek, narsistik kişilik yapısını anlamak adına önemli olacaktır.

Küçük çocuklar gelişimsel süreçlerinin parçası gereği narsistik duygularla sarmalanmış haldedirler, genel olarak bencil olurlar, dünya sanki onların etrafında döner. Kendi ihtiyaçlarının giderilmesine odaklı olan küçük yaş çocuğu başkalarının ihtiyaçlarının ne olduğunu anlamakta, neler hissettiğini fark etmekte zorlanır. Ergenlik döneminde de yaşın gerektirdiği benmerkezci davranış şekillerinin aileden bağımsızlaşma ve kendine bir alan yaratma gayesiyle ergen tarafından sergilendiği görülür. Ancak büyüdükçe ergendeki benmerkezci bakış açısının yerini sağlıklı ve devamlılık arz eden bir kendilik saygısına dönüşmesi gerekir. Böylelikle kendine değer veren ailesi, arkadaşları, yakın çevresi ile sağlıklı ilişkiler kurabilen, sadece kendi arzu ve isteklerine öncelik tanıyan değil etrafına karşı da duyarlı olan bir yetişkin olabilsin. Bazen bu dönüşüm süreci tam anlamıyla, sağlıklı bir şekilde gerçekleşmeyebilir ve bu da narsistik eğilimlerin görülmesine neden olabilir. Peki, bu noktada kişi nelerden mahrum kalıyor ya da fazlasıyla maruz kalıyor ki bu dönüşüm süreci yaşanamıyor?

Yaşamının ilk yıllarında bebek için annesi adeta bir ayna görevi görür. Eğer bebek hislerinin karşılığını ilgisizlik, ihmal, yoksunluk gibi nedenlerle annesinin gözlerinde göremezse canlılığını yitirir ve tüm ilgisini dış dünyadan geri çekip kendine yönelir, sadece kendi benliği onun için güvenli alan haline gelir. Freud da bu durumu benzer şekilde açıklar ve bebeğin nesneye yapması gereken libidinal yatırımı kendisine yaptığını, dış dünya yerine iç dünyasında yaşamayı tercih ettiğini söyler. Oysaki sağlıklı bir gelişimsel süreç yaşayabilmesi için bebeğin, annesinin ilgi ve koşulsuz sevgisini gözlerinde görebilmesi, sıcaklığını hissedebilmesi gerekir. Fiziksel ve duygusal olarak ihmal edilen çocuklar, bunu hissetmediklerinde, içsel olarak sevilmeye değer olmadıklarını düşünür, bir parçaları haline gelen yetersizlik duygusunu başkalarından alacakları onaylamalarla telafi etmeye çalışırlar.

Mükemmeliyetçi ailelerde anne babalar, çocuklarının her alanda “en iyi” olma beklentisi içindedirler. Hataya toleransın düşük olduğu bu aile ortamında çocuk da kendini ailesine ispat etmeye, yaptıklarıyla onların gözdesi olmaya devam etmeye çalışır. Çocuğun kendi yeterliliğiyle ya da hayalleriyle ailenin beklentileri uyuşmadığında, çocuk hem kendini hem de ailesini kandırır. Ailesine kendini kanıtlama ihtiyacının peşinde koşarken aslında kendi öz benliğinden uzaklaşmış olur. Çocuklarını dünyalarının merkezine koyan, onları aşırı derecede idealize eden ailelerin çocuğa duydukları hayranlık gereğinden fazladır. Çocuklarının tüm isteklerini gerçekleştirip kural ve sınır koymadıklarında, çocuklarda her şeyi yapabilecekleri düşüncesi oluşur. Çocuğa ne kadar özel olduğunun vurgusunun yapılması, onda sosyal hayata karıştığında başkaları tarafından da ona özel davranılması gerektiği algısını oluşturabilir. Tüm bu davranış biçimleri çocukta narsistik kişilik özelliklerinin gelişim göstermesine neden olabilir.

Çocuklar oldukları gibi kabul edilmek, sevilmek ve değer görmek isterler. Temelde bu ihtiyaçları ne kadar karşılanırsa narsisizmin zarar verici boyutlarından da o derece uzak durmuş olurlar. Bu noktada anne babalar olarak çocuklar için önceliğimiz sıcaklığın eksik edilmediği, sınırların net bir şekilde çizildiği bir aile ortamı sunmak olmalıdır. Böyle bir ortamda büyüyen çocukta sorumluluğun eşlik ettiği özerlik duygusu gelişir, çocuk sağlıklı bir şekilde ailesinden bağımsızlaşır. Nasıl ki çocuğun yoğun eleştirilere maruz kalması onda yetersizlik duygusu yaratırsa, bolca dağıtılan övgü sözcükleri de içi boş, şişirilmiş, sahte bir kendine güven duygusunun gelişimine neden olur. Oysa gerçek başarılara dayanan övgü, hem çocuğun sarf edilen emek ve gösterilen çabaya değer vermesini hem de özgüvenini geliştirmesini sağlar.

Çocuklar istedikleri her şeyi istedikleri her an elde edebileceklerini düşünmemeli, yeri geldiğinde hayır cevabını da duymalıdırlar. Çocuğa başkalarıyla değil kendi hedefleriyle yarışması gerektiğini öğretilmeli, kıyasıya rekabete değil iş birliğine teşvik edilmeli, karşılıklı kuracağı ilişkilerde ihtiyaç duyacağı empatinin önemine vurgu yapılmalıdır. Böylelikle özgüvenli, bağımsız, kendine yetebilen, toplumsal olana duyarlı ve narsisizmin “sağlıklı” sınırları içerisinde kalan “herkes kadar özel”, “herkes kadar önemli” çocuklar yetiştirmek mümkün olacaktır.

Yazan:
Gülseren Kaya
Uzman Psikolojik Danışman