Elbet Bir Gün Kavuşacağız…

Pandeminin, 10 Mart 2020 tarihinde Türkiye’de açıklanmasından bu yana, hepimiz kısmi bir inziva süreci yaşamaktayız. Fiziksel mesafeyi korumak amacıyla birçok sosyal ilişkimizden, uğraşılarımızdan, alışkanlıklarımızdan ayrı kalmayı çeşitli düzeylerde deneyimliyoruz. Kimilerimiz tamamen evde; dış dünyadaki ilişkilerimizden, alışkanlıklarımızdan uzakta, kimilerimiz de evin dışında; eskiden olduğundan farklı koşullarda, birbirimizle yakınlaşmanın tehlikeleri hep aklımızda, yaşamlarımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Üstelik tüm dünyadaki diğer insanlarla aynı anda!

Yaşamlarımız, ilişki kurma pratiklerimiz yeni bir döneme geçti. Özellikle çocuk, ergen ve yaşlılar grubu ülkemizdeki kısıtlamaları çok daha fazla deneyimlediler ve deneyimlemeye devam ediyorlar. Bazılarımız için kayıplar geri dönüşümsüz oldu maalesef… İzolasyonun belirgin biçimde arttığı, tüm topluluğu etkileyen düzeydeki bu durum “yalnızlık, ayrılık ve belirsizlik halleri” ile uğraşılarımızı ön plana çıkardı.

“Yalnızlık” ile uğraşı sadece bugün değil, insanlık tarihi boyunca her daim önemli bir durum olmuştur. Bu durumu insanların çeşitli şekillerde deneyimlediği, yalnızlık ile baş edilmeye çalışıldığı, bazen bir “korku” bazen bir “seçim”, bazen bir “zorunluluk”, bazen bir “ihtiyaç”, bazen de “geliştirici” ya da “düzenleyici” olarak algıladığı görülmektedir.  Fransız Devrimi’ne önemli katkıları olan, ayrıca çocuk eğitimi konusunda tarihte ilk kitap olan “Emile” i yazan “özgürlük ve eşitlik” gibi kavramların 1700’lerde en ateşli savunucularından olan J.J. Rousseau “En büyük korkum yalnızlık.” diye yazmış, “Kendi kendimle baş başa kalmanın sıkıntısı içime korku salıyor.” diye anlatmıştır. (Zeldine, 1994/2020) (J. J. Rousseau ‘nun annesini doğumdan 9 gün sonra enfeksiyon nedeniyle kaybettiği bilinmektedir.)

Yalnızlık, çoğunlukla modern zamanların sorunu olarak algılansa da durumun pek de öyle olmadığı tarihsel bir gerçekliktir. Günümüzde özellikle Batı toplumlarında boşanmaların arttığı, giderek daha çok sayıda kişinin evlenmediği ya da çocuk sahibi olmanın azaldığı, gerçek ilişkiler yerine sanal ilişkilerin arttığı bir süreç yaşanıldığı açıkça görülmektedir. Öte yandan çoğumuzun hayal ettiği gibi geçmişte, insanlar küçük ve birbirine yakın yerlerde, köylerinde, kasabalarında yaşarlardı. Herkes bir şekilde evlilik çağına geldiğinde evlenir ve bol çocuk sahibi olurdu. İnsanlar ya kralın ya da kavmin öncüsünün “kul” u “köle” si ya da “teba” sı olurlardı. O zamanlar yaşam şartları göz önüne alındığında “Bireyleşme” olmadığı için pek “yalnızlık” da çekmezlerdi diye düşünebiliriz. Ancak kısaca tarihi gelişime bakıldığında insanlar, yalnızlık ile baş etmek için her zaman çeşitli yollar denemişlerdir.

“İnzivaya çekilmek” yani “münzevi” hayatını tercih eden bireyler her zaman var olmuştur. Türk Dil Kurumuna (1998) göre münzevi; “Tek başına kalmayı seven, insanlardan uzak, kaçarak yaşam sürdüren kişi.” olarak tanımlanır. İnziva ise, bazıları için bir tercihtir. Geçmişte münzevi kişiler daha çok din ile uğraşan kimselerden olmuştur. Modern çağda sadece din ile uğraşan kişiler dışında başka gruplarda da olduğu görülmektedir. Örneğin sanatçılardan, vahşi doğada, adada yaşamayı seçen kişiler görülebilmektedir. Ancak her zaman inzivaya çekilmek bir istek dâhilinde olmayabilir. Hücre hapsinde kalanlarda olduğu gibi “zorunlu” durumlarda da olabilir. Bu durumda, yani kişinin tercihinin dışında diğer insanlardan ayrı bir yalıtımın olması, farklı kişilerde farklı gelişimlere neden olabilmektedir. Bazılarında “Psikotik” (Kişinin gerçekliği yitirmesi, halüsinasyonlar ya da hezeyanlar gibi algı ve düşünce bozukluklarının ağır formlarının geliştiği ciddi ruhsal bozukluk durumu.) bir ruhsal tabloya dönüşebilir ya da izolasyon durumunun tetiklediği daha “yaratıcı” süreçler oluşabilir. Yine tarihten bir örnek verirsek Dostoyevski, Sibirya’da önce hücre hapsiyle cezalandırılmış, ardından da hiçbir kişisel alana yer açmayan diğer suçlular arasında uzun yıllar hapis yatmak zorunda kalmıştır. İnsanlığa karşı umutsuzluk, çöküntü içerisinde girdiği hapishaneden coşku ve zafer duygularıyla, insan doğasının iyiliğine dair bir inançla ayrılmıştır. (Zeldine, 2020)

Öte yandan “yalnızlık” ile temas edilmesinin çocuk ve ergenleri geliştireceğine dair inançları ve uygulamaları olan ilkel kabileler de vardı. Kolomb öncesi Amerika yerlileri çocuklarını bir süre yalnız bırakırlardı. İnsanlardan uzak kalarak, oruç tutarak geçirdikleri bu süre zarfında çocuğun kutsal bir güçle donandığı düşünülürdü. Örneğin, Kanada’da Atabaska toplulukları içinde yalnızlık ile temas edilmesi geleneği için yaş sınırı beş, Algonkuinler arasında on iki idi. (Zeldine, 2020)

Özetle, yalnızlık insanlık tarihi boyunca insanların uğraşı alanı olmuştur. Bazen bir ”yıkım” ın müsebbibi olarak nitelendirilmiş bazen de yaratıcı, geliştirici özelliklerinden yararlanılmıştır. Peki, yalnız kalabilmeye tepkileri farklılaştıran faktörler nelerdir? Yalnızlık neden bazıları için “yıkıcı”, bazıları için “yaratıcı” olabilmektedir?

Yalnız Kalma Kapasitesi

Bu sorunun yanıtını “Yalnız Kalabilme Kapasitesi’ni” ortaya atan Winnicott ‘ın tanımlarıyla anlatmak isterim. Winnicott (1965), “Kendi Başına Olma Kapasitesi” (“Capacity Of To Be Alone”) başlıklı makalesinde “Kendi başına olabilme kapasitesi, başka birinin varlığında kendi başına olmayı deneyimlemekten geçer.” diye anlatır ve devam eder: “Bu durumun oluşabilmesi için annenin, bebeğin olgunlaşmamış benliğini, benlik desteğini dengeleyerek oluşturabileceğini aktarır.” Başka birinin varlığında kendi başına olmanın, yaşamın çok erken evresinde bile ortaya çıkabildiğini belirtir. Winnicott, bu kapasitenin yolunda gelişmesinin ilerideki yaşamımız boyunca “duygusal olgunluk” düzeyimizin en önemli öncülü olduğunu kabul eder. (Winnicott,1965)

Winnicott, kendi başına olabilme kapasitesini açıklarken, ancak ve ancak uygun bir bakım verenin gerekliliği şartını koyar. Bunu makalesinde “anne” olarak işaret eder. Öncelikle annenin olmasının fiziki varlığı gereklidir. Anne dışında bebeğe bakım verenlerin, bebeğin yanında, yakınında ve yanı sıra eş duyum geliştirebilme kapasitesinde olması önemlidir. Bakım verenin sadece fiziki varlığı yeterli değildir. Duygusal varlığı da aynı derecede önemlidir. Bebeğin yalnızca yanında, fiziksel olarak bulunmasının ve gereksinimlerini sağlamasının ötesinde bebeği merak eden, ihtiyaçlarını anlamlandırıp onu rahatlatan, emziren, besleyen, altını alan, gazını çıkaran, ninniler söyleyen, kucağında taşıyan, gülümseyen, ilişkiye açık bir “anne” ye ihtiyaç vardır.

Yeterince İyi Anne

Winnicott’un (1953/1998) tarifi ile “yeterince iyi anne” (good enough mother) ’ye ihtiyaç vardır. Winnicott’ın bu kavramını size detaylı anlatmak isterim. Dikkat edilirse Winnicott “yeterince iyi anne” terimini kullanmış, “yeterli anne” dememiştir. Aslında Winnicott bu ifadeyle “olabildiğince iyi” ve aynı zamanda da “eksiklere yer açan” bir yanı vurgular. Ebeveynliğin doğasından kaynaklanan bir “tasa” vardır ve olmalıdır da! Ancak bu tasa bebeğin, çocuğun dünyada var olabilme ve giderek bağımsızlaşabilmesine yardımcı olabilecek, çocuğun dünyayı, ilişkileri anlamlandırabilmesine destek olacak ölçüde olmalıdır. Biraz önce “yeterince iyi anne” hangi özelliklere sahip olmalı diye tarif etmeye çalıştığımda sanki bunlar hep kesintisiz ve tam olmalı algısı oluşabilir.  Birçok ebeveyn tarafından duyulduğunda “O kadar yeterli miyim acaba?”  “Bunu yapamadım. Daha farklı nasıl yapabilirdim?” “Daha sabırlı davransaydım. Daha çok vakit geçirebilseydim…” gibi tasaları, eksikleri hatırlatabilir.

Türkçede bir söz vardır, bu sözü ebeveynlerle paylaştığımızda rahatlatıcı gelir. “İmkânlar ölçüsünde, olabildiğince, elimizden geldiğince” deriz. İçinde eksikleri de olabilen ancak çok temel durumlarda aksama olmadan, illa çok gösterişli, çok müthiş olmasa da işlevi bozmayan durumları kastederiz. Örneğin, çoğu zaman bebeği ile olmaktan keyif alsa da bazen “Biraz sussa da ben de rahat bir uyku uyuyabilsem.” diyen, böyle hisseden, bazı zamanlarda bir süreliğine bebeğiyle, çocuğu ile olmamayı dileyen, tam evde kendi istediği bir ilişkiye odaklanmışken “bebeği ağladığında” ya da biraz daha büyüdüğünde çocuğun “Anne, kakam geldi.” “Anne acıktım.”, ” Anne uyuyamıyorum.” demesinden bir miktar rahatsızlık duyan, bazen bundan sıkıldığını hissettirebilen, bazen bu çağrılara isteksiz ve gönülsüz davranabilen annedir. Önemli olan, ortalamanın nasıl olduğudur. ”Yeterince iyi anne”; şefkatli, güven veren, tutarlı, çocuğunun dertlerini taşıyabilecek olgunluk gösterebilen annedir.

Zaman zaman annenin, çocuğuyla coşkusal ilişkisi kesintiye uğrayabilir. Anne çocuğunun bazı isteklerine sabırlı davranmakta zorluk yaşayabilir. Ama olumlu duygulanımları kadar olumsuz duygulanımları da yaşar. Bazılarını da önemsemez. Burada önemli olan annenin, çocuğunun ihtiyaçlarını karşılarken yaşadığı yorgunluktan ya da çatışmadan dolayı duyduğu öfkenin farkına varıp duygularını sahiplenebilmesidir. Sahiplenemediği durumlarda ise, anne çocuğuna olan kızgınlığının farkına varmadan, çocuğunun kendisine direndiğini, zorladığını “hasta” olduğunu düşünmeye yatkın olabilir. Çocuğu için “Hiç yemiyor.”, “Hiç uyumuyor.”, “Kakasını yapmıyor.” “Hiç ders çalışmıyor.” yani “hasta” diye düşünerek ilişkide duyguya yer vermeyen bir algı oluşabilir.

Anneler, kızıp öfkelenebilir. Bu doğaldır. Tabii ki sık sık olması değildir doğal olan. “İdealize” ebeveyn rolüne kapılmış ebeveynler böyle bir kabulleri ol(a)madığı için çocuklarını yatıştırmakta ve bağımsızlaşmalarında zorluk yaşayabilirler. Oysa Winnicott’ın tarif ettiği “yeterince iyi anne” bazen öfkelenir, bazı eksikleri olduğunu da kabul eder. Bebeğine fiziki ihtiyaçlarını zamanında, özenle karşılamaya, olumlu duygulanımlarını ona aktarmaya heveslidir. Ayrıca bir tanım yapmaya çalışmaz. Yani ne kendini ne de çocuğunu hırçınlık gösterdi diye “hasta” ilan etmez. Çocuğunun gönlünü almaya çalışır ama onu çok üzdüğünü düşünüp yapılmaması gerekenleri sırf istedi diye yerine getirmez ya da tam tersi sunduklarını çocuğu istemediğinde onun isteksizliğini anlamaya çalışır. “İdeal” olarak düşlediği davranışı çocuğuna dayatmaz. Çocuğuna kızgın davrandığı için suçluluk duyabilir Ancak ona da kendine de bağışlayıcıdır. Suçluluk hislerine yeri ve kabulü vardır. Dolayısıyla suçluluk hislerine yaslanmış kararlar almak yerine “sakin” ve “tutarlı” olabilmesi daha muhtemeldir. Oysa suçluluk hislerini fark edememe ya da fark edilse de bu ağır hisle kalmakta güçlüğü olan kimseler, hızlıca verilen kararlar neticesinde çocuğun karşısında büyük olasılıkla “tutarlı” ve “güvenilir” bir durum oluşturamayacaklardır.

Eksiklere odaklanan, kendinde ya da çocuğunda “eksiklik” arayabilen ebeveynlerin tersine “Biz her şeyi yaptık. Eksiğimiz yok.” “Ötekiler yüzünden oldu (öteki çocuklar, öğretmenler, bakıcı ya da deprem/kaza/pandemi gibi)” algısı da bir diğer ucudur. Böyle durumlarda eksiklere hiç yer açıl(a)maması çocuğun/ergenin gelişmesini engelleyebilmektedir.

Yalnız kalabilme kapasitesinin gelişmesi için çocuğa gereğinden fazla sorumluluk yükleyen, çocuğun onaylanma, görülme ve bakım alma ihtiyaçlarını gözetmeyen tutumlar ve çocuğa zamanından önce beklentiler yüklenmesi de çocuğun yalnızlık ile baş etmesiyle çaresizlik duygulanımları arasında karışacağından olgunlaşma gerçekleşemez. Bu olsa olsa “ham meyve” olabilir.

Ebeveynin duygusal ihtiyaçlarının, çocuğun duygusal ihtiyaçlarının önüne geçtiği durumlarda “yalnız kalabilme kapasitesi” gelişememektedir. Çocuklar, başlangıçta ebeveynlerin kendilerinden beklediği durumları çaresizce kabul edecektir. Yani “sahte” bir uyum göstereceklerdir. Böyle çocuklarla karşılaştığımızda önce şaşırırız. Öte yandan da ilişkide fazla talepkâr olmadıkları ve aynı zamanda karşı tarafı pek yormadıkları için rahatsız da olmayız. İşte karşı tarafa geçen bu duygulanım çok önemlidir. “Bu nasıl bir çocuk? “Bu nasıl bir genç?” Büyümüş de küçülmüş.”, “Ne ağlıyor, ne talep ediyor, ne direniyor, ne şımarıyor, ne şikâyet ediyor, ne çatışıyor.” Böyle bir durumda sözde bir “olgunlaşma” yanıtı oluşurken ilerleyen durumlarda ise buradaki “ham”lık koruyucu olamayacaktır. Çocuk başlangıçta anne ve babasının koruyuculuğunu, hayranlık duygularını ve onayını alabilmek için ebeveynin işaret ettiklerini yerine getirmeye çalışabilir. Özgüvenli, bağımsız davranan, fazlasıyla sorumluluklarını sahiplenen, yaşıtları arasında “yalnız kurt” ya da tersi herkesle fazla yakınlık ve hızlı yakınlık kurabilen “sosyal kelebek” gibi görünebilir. Aile içerisinde pek varlığı görülmeyen çocuk ve ergenlerdir. Genelde ebeveynler çocukları ile evde başlarda hiç sorun yaşamazlar, “Sorun” daha çok dış dünyadan tarif edilir. Okulda öğretmeni ya da yaşıtlarıyla bazen zorluklar görülebilir. Bazen de uzun süre hiç sorun olmaz. Ancak sonunda bu durumu uzun süre devam edemez. Ruhsal alandaki bu aşırı zorlanmanın sonucu çocuk ve ergende çeşitli psikiyatrik bozukluklar (Depresyon, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yaygın Kaygı Bozukluğu, Psikosomatik Bozukluklar) oluşabilir. 

Bireyselleşme Yolculuğu

Bu bağlamda “yalnız kalabilme kapasitesi” nin hatalı olarak yorumlandığı günümüzde bazı tutumlardan da bahsetmek isterim. Yukarıda ayrıntılı bir biçimde anlatmaya çalıştığım kadarıyla aslında anneye ne kadar ihtiyaç duyulduğunu, özellikle yaşamın ilk zamanlarında bu ihtiyacın ne kadar yoğun olabildiğini anlatmaya çalıştım. Modernitenin başlamasından bu yana, yaklaşık 300 yıldır “bireyselleşme” vurgusu tüm dünyaya yayılan bir söylemdir. Bireyselleşme, yalnız kalabilme kapasitesi ve özgüven ruh sağlığın çok önemli işlevleridir. Ancak bu kavramları bebekler, çocuklar ve ergenler her durumda “tek başına” yaparlarsa ancak özgüvenleri gelişir, bireyselleşebilirler gibi bir durum söz konusu değildir. Şu günlerde ekran kullanımının daha da arttığı bir dönemde ebeveynlerin bebeklerini ekranla yalnız bırakması, bebeğin sütten kesilmeden (en azından ilk 9-12 ay) aynı odada uyumama, ilk aylardan itibaren uyku eğitimi, saatli besleme (fizyolojik olarak mide boşalmasının 2-3 saatte boşaldığı fizyolojik bilgisinden yola çıkılarak), çocuğun erken yaşlardan itibaren salonun dışında sadece odasında oyun alanı sunulması, 3 yaşından önce kreş ya da gündüz bakım evlerine gönderilmesi, okul öncesi dönemden önce çocuğun servisle uzak mesafede okullara gönderilmesi gibi durumlar çocuğun “bireyselleşmiş, özgüvenli çocuk yetiştirme” önerilerinin hatalı yorumlarıdır. Bireyin yalnız kalabilme kapasitesinin gelişebilmesi için bebeğin, çocuğun ve sonra devam eden yıllarda ergenin belli düzeylerde ebeveynlerin varlığına (duygusal yakınlığına) ihtiyacı vardır.

Buraya kadar “Yalnız kalma kapasitesi nasıl oluşuyor? Hangi unsurlar önemlidir? Yalnız kalabilmek için yeterince iyi anneye ihtiyaç vardır ve bu nasıl bir annedir?” diye anlatmaya çalıştım. Öte yandan şunu da vurgulamak isterim, çocuğun hayatında anne ile başlayan süreç “anne” kadar kritik olmasa da sonrasında “baba”, “bakıcı”, daha sonrasında “öğretmen” önemli yer tutar. Bu kişiler çocuğun ruhsal kapasitesini, zihinsel kapasitesini geliştirmeye destek kimselerdir. Anne dışında çocuğun yaşamına giren her yetişkinin “yeterince iyi anne” tarifindeki özelliklere sahip olması çok değerlidir. Annenin zorlandığı dönemlerde bu türden özelliklere sahip diğer yetişkinlerin olması çocuğun, ergenin hayal kırıklıklarını telafi edebilmesi, umudunu canlı tutabilmesi için çok önemlidir.

Güvenli Bağlanma 

Şimdi bu bağlamda iki önemli durumu daha anlatacağım. Yalnız kalabilmek için ayrılmak, ayrılabilmek için de güvenli bağlanmaya ihtiyaç vardır. Bağlanma teorisinin kuramcısı John Bowlby (1969) bağlanmayı özetle bir bebeğin birincil bakım veren figürüne (çoğunlukla anne) arzu ettiği yakınlığı kurması ve devam ettirmesi için gösterdiği her türlü davranışı olarak tanımlar. Bağlanmanın yaşamın ilk bir yılında oluştuğunu söyler. Bağlanma davranışlarının temelinde, evrimsel olarak memelilerin “bir yırtıcıdan korkma” içgüdüsü olduğunu, böylece insan yavrusunda da benzer bir kökenden kaynaklandığını öne sürer. Yani sadece fiziksel olarak ihtiyaçlarının giderilmesi, bebeğin güvenli bağ geliştirebilmesi için yeterli değildir. (Bowlby, 1973)

Bu kapsamda Mary Ainsworth ve ekibi, 1970lerde “yabancı durum” (“A Strange Sitution”) adını verdikleri deneyler yoluyla Bowlby’ nin öne sürdüğü bağlanma kavramı çerçevesinde bağlanma tepkilerini değerlendirdiler. (Rosmalen V.L, Veer V. D. R., Horst V.D.F., 2015)

Deneyde; 12-18 aylık bebek ve annesi, bir laboratuvar odasına alınmış kısa aralıklarla annesinden ayrı kalması, ayrıca durumu test eden uzmanla da karşılaşması sağlanmıştır. Sonunda anne ve bebek tekrar bir araya geldiklerinde bebeklerin gösterdikleri tepkilere göre 4 tip bağlanma olduğunu tanımlamışlardır:

Güvenli Bağlanma: Anneleri ile birlikteyken sıcak ilişkiler kurmuşlardır. Anneleri odadan çıktığında üzülerek onu aramışlar, geri döndüğünde ise sıcak bir şekilde karşılayarak rahatlamışlar ve yakınlarında olmayı istemişlerdir.

Kaygılı – Kaçınmacı Bağlanma: Anneleri odadan ayrıldığında veya geri döndüğünde ya hiç tepki göstermemişler ya da çok az ilgi göstermişler, genellikle kayıtsız davranarak hem ayrılmaya hem de kavuşma zamanlarına oldukça tepkisiz davranmışlardır.

Kaygılı–Kararsız (Karışık) Bağlanma: Anne odadan ayrıldığında yoğun endişe yaşamışlar, tekrar geri döndüğündeyse sakinleşmekte zorlanmışlar, hem annelerine yakın olmaya, onu kontrol etmeye yönelik davranışlar göstermişler hem de öfkeyle anneyi itmişlerdir.

Dezorganize Bağlanma: Çocuklar, çözümsüz bir paradoks yaşamıştır. Anne odadan çıktığında garip davranışlar sergilerken döndüğünde bağırmaya başlamışlardır.  Bazen aniden donakalmış, sonra annelerine sarılmış ve kendini yerlere atmışlardır.  Bu çocuklar anneye sarılmak yerine yerde yüzükoyun yatmaya yatkındırlar. (Rosmalen V.L, Veer V. D. R., Horst V.D.F., 2015)

Peki, bebekte bu farklı tepkileri oluşturan nedir? En önemli faktör, birincil bakım veren ile çocuğu arasındaki ilişkinin uyumsal niteliği olduğu düşünülmektedir. Yani benzer düzeyde fiziksel bakımları karşılanan bebekler olduğunda gerçekleşen süreçte annenin duygusal salınımları ve anne-bebek arasındaki ilişkinin niteliği çok önemlidir. Güven vermeyen, şefkat sunamayan, kendi duygusal ihtiyaçlarını düzenlemekte zorluk yaşayan (annenin depresyonu, annenin kişilik özellikleri, anneye yardımcı olmakta zorlanan babanın varlığı, annenin yardım alabilecek sistemlerine ulaşılabilir olmaması gibi), ayrıca bebeğin fiziksel/ mizaç özellikleri (doğuştan bir hastalığa sahip olması, uyku/beslenme ritimleri daha zor olan) bu karşılıklı etkileşimi etkileyen özellikler olduğu için “güvenli bağ” kurup sürdürmeyi etkileyecektir.

Aynı şekilde (Mahler, Pine, Bergman, 1975/2020  “ayrılma-bireyselleşme” (seperation-indivudiation) yani insanın “psikolojik doğumu” olarak ifade edilen bireyin kendini ötekinden “ayrı” bir varlık olarak algılaması durumunun gelişmesinde, güvenilir anneye vurgu yapmaktadır. Psikolojik doğum ne demektir? Zaten doğduğumuzda ayrı biri olarak doğmuyor muyuz? Ayrılma- bireyselleşme işlevi nedir? soruları akla gelebilir. Şimdi bu soruları açıklayamaya çalışacağım.

Mahler ve arkadaşları, 1960’lı yıllarda yaptıkları anne ve çocuklarının dahil edildiği bir çalışmayla bu tanımı yapabildiler. Anneler ve çocukları (2 ay- 36 ay) ayda en az 2- 4 gün, belli saatlerde Masters Çocuk Merkezi’ne geldiler. Ayrıca bu grup ayda bir kez ev ziyaretleri de yapılarak bebeklikten itibaren yakın bir şekilde izlendi. Bu çalışmanın neticesinde, bebeklerin yaklaşık 6. aydan itibaren kendilerini “ayrı” bir birey gibi algılamaya başladığı, öncesinde ilk bir ay “normal otistik evre” (yani anne ile ya da başka herhangi bir şeyle ilişki yoktu), 2- 6 ay arasını “ortak yaşamsal evre” olarak (yani anneyi kendinin uzantısı gibi algıladıkları) “ayrı” biri olarak algılamadığını gözlemlediler. Bebeklerin ilk kez 4-6. ayda bu “ayrılma-bireyselleşme” adımlarının oluştuğunu ve 30-36 aya kadar gelgitli bir gelişim ile tamamlandığını ortaya koydular. Tamamlanmaktan kastedilen, olmuş bitmiş ve tekrar edemez anlamında değildir. Mahler’in (1975)de dediği gibi “Tabii ki tüm ruh içi süreçler gibi bu işlev de yaşam boyu yankılanır, hiç sona ermez ve faaliyette kalır.”

Son Söz…

10 Mart 2020’de hepimiz yeni bir yaşama geçiş yaptık. Yalnız kalmamızın çok arttığı bu zamanlarda kendi evlerimizde, kendi iç dünyalarımızda birçok duygu oluştu. Her şeyden önce koşullarımız “yeni” olduğundan, iyi/kötü fark etmeksizin “yeni ve/veya yabancı” duruma geçişin olduğu durumların ruhsal alanda ilk tarifi “ayrılık-kayıp” tır. Ayrılık olunca da keder, öfke, huzursuzluk, özlem kaçınılmazdır.

Bazen “Elbet bir gün kavuşacağız…” diye umutlar yeşerirken bazen de “Ne bir ses ne de haber. Gelmiyor artık senden…” diye hüzün artıyor. Yine ve yeniden bağ kurabilmeye olan umutlarımızın solduğu zamanlar oluyor. Ayrılık zamanlarında, yukarıda anlatmaya çalıştığım yalnızlıkla baş edebilmek, belirsizliğe tahammül edebilmek için; “yeterince iyi anne “, “güvenli bağlanma”, “ayrışma-bireyselleşme” işlevlerinin yolunda gitmesinin, bu becerileri gösterebilmemize büyük oranda bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrılık-kayıpların getirdiği duygusal süreçlerimiz tamamlandığında, tüm duygulanımlarımıza “yeterince” farkına varıp “yeterince” yaşanmasına izin verildiğinde, yeni yaratıcı süreçlerimize yer açılacaktır.  Umutsuzluklara, kederlere, hüzünlere, öfkelere, özlemlere, isyanlara yer açılırken “elbet bir gün buluşacağız” inancı bizi dönüştürecektir.

Sağlık ve umutla…

Konuk Yazar:
Uzm. Dr. Zerrin Topçu Bilgen
Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

Uzm. Dr. Zerrin Topçu Bilgen, Çocuk ve Ergen Psikiyatristi
1999 İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra, aynı üniversitenin İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nda 2000-2004 yılları arasında çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlığı eğitimini tamamlamıştır. 2005-2007 yılları arasında Acıbadem Sağlık Grubu’nda çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı olarak çalışmıştır.2008-2010 yılları arasında Hisar İntercontinental Hospital ‘da konsültan çocuk ve ergen psikiyatrisi görevini üstlenmiştir. Son 20 yıl içerisinde 1884 Vakfı, Geleceğimizin Çocukları Vakfı, İsveç Konsolosluğu, Biriz derneği, çeşitli anaokulu ve ilkokullarda, anne-baba, öğretmen, çocuk ve ergenlere yönelik çeşitli koruyucu ruh sağlığı projelerinde yer almıştır. 2011 Türkiye’deki ilk ve tek koruyucu ruh sağlığı merkezi olan Kadıköy Belediyesi Çocuk Koruyucu Ruh Sağlığı Merkezi’ni kurmuş ve yönetmiştir. 2007 yılından bu yana serbest hekimlik çalışmalarını sürdürdüğü Kadıköy’deki muayenehanesindeki çalışmalara devam etmektedir. Koruyucu (preventive) ruh sağlığı, dinamik-psikanalitik yönelimli çocuk ve ergen psikoterapileri yoğun çalıştığı alanlardır.