Ergen Ve Sınırlar

Değişim, dönüşüm ancak bu kadar güzel ifade bulabilir. Sanki büyük bir sarsıntı gibi yaşanan, hissedilen bir dönem “Ergenlik”… Anne babaların “Biz de ergen olduk, bu dönemlerden geçtik. Bu kadar yoğun yaşamadık.” ifadelerini duyar gibiyiz.

Ergenlik gelişimsel açıdan herkesin geçtiği, ancak gelişen dünyada başkalaşarak yaşanan bir dönemdir. Çocuk yetiştirme konusunda değişen bakış açıları, teknoloji kullanımı, beslenme alışkanlıkları, bilginin hızla yenilenmesi ve değişmesi gibi nedenlerle hem ebeveynler hem de ergenler için geçmiş deneyimlerden farklılaşarak ilerleyen bir yaşam kesitidir de aynı zamanda… Ergenlik, özgürlüğün ve sınırların nerede başlayıp nerede bittiğinin anlaşılmasının zor olduğu bir dönemdir. Ebeveynler, bir yandan düşüncede özgür bir nesil yetiştirme arzusu duyarken, bir yandan da ergen ile karşı karşıya kalabilmektedir.

T.Parman (2013) “Ergenlik bir yas sürecidir. Ve mutlu ergen yoktur. Ergenlik ne denli beklenen ve doğal bir süreç olarak görülse de bireyi her zaman beklemediği bir biçimde yakalar. Ve hemen daima hayal kırıklıkları ile karşı karşıya bırakır. Yani hem bir anidenlik söz konusudur, hem de hayal kırıklığı. Çocuklar büyümek isterler, çünkü daha özgür, daha özerk olmanın erişkin olmaya bağlı olduğunu düşünürler. Erişkinler onların isteklerine sınırlar, engeller koyduklarında yani onları gerçeklik ilkesine göre davranmaya zorladıklarında, bunu aşmanın yolunun onlar gibi erişkin olmaktan geçtiğini sanırlar. “Bir büyüyeyim istediğimi yapacağım. Tek başına istediğim yerde, istediğim insanlarla yaşayacağım, istediğim işi yapacağım.” Bu sözler aslında büyükler tarafından da desteklenir çoğu zaman. “Büyüdüğünde istediğini yaparsın, ama şimdi bizim istediklerimize uymalısın.” derler çocuklarına. Yani hem çocuk hem de çevresi erişkinliğe geçişle bireyin haz ilkesine uygun olarak davranması için önünde engel kalmadığı görüşünde sanki anlaşmaktadırlar. Erişkinliğe geçiş yolculuğunda zorunlu durak ise ergenliktir” der.

Aristo’nun 2300 yıl önce gençlikle ilgili yaptığı yorumlara bakıldığında, süreç boyunca ergenlikle ilgili tanımlamaların çok da farklılaşmadığı görülür. Aristo, gençlerin isteklerindeki geçicilikten, değişkenliklerinden, hemen eyleme geçme isteklerinden,  her şeyi bildiklerini sandıklarından, her şeyde aşırıya kaçtıklarından söz etmektedir.

A. Freud (1946) gençliğin çelişkili ruhsal durumunu şöyle tanımlamaktadır; “Gençler aşırı bencildir. Kendilerini evrenin merkezi sanırlar. Tek ilgi konuları kendileridir. Gene hiçbir çağ gençlik çağı kadar özveri ve bağlılık göstermez. En ateşli sevgiyle bağlanır, bağlarını birden koparırlar. Bir yandan coşkuyla toplum yaşamına katılmak isterler, sonra da kendi kabuklarına çekilirler. Sevilen bir öndere bağlılıkla, otoritenin her çeşidine başkaldırma arasında gider gelirler. Maddeselliğe düşkün, ama ülkülerle de doludurlar. Başkalarına karşı kaba ve düşüncesiz davranırlar, ama kendileri çok duyarlı ve alıngandırlar. Ruhsal durumları iyimserlikle kötümserlik arasında iner, çıkar. Bazen coşkuyla işe sarılır, yorulmak bilmezler, bazen de uyuşuk ve durgun olurlar.”

Henüz yetişkin olmayan ergen, fiziksel değişimi ile çok meşgul görünürken aslında içinde bir sarsıntı yaşamaktadır. Y. Yazgan (2009) “İnsan beyninin bu dönemdeki gelişimini çok ciddi bir inşaat faaliyetinin yürütüldüğü, herkesin arı gibi çalıştığı bir şantiyeye benzetirsek, bu dönemin belki biraz tozlu, çamurlu, ufak tefek kazalı bir dönem olmasını da bekleyebiliriz. Mızrağın çuvala sığamadığı bir dönemdir.” (Sayfa 4) biçiminde tarif eder.  İç dünyada yoğun bir çalkantı yaşanmaktadır. Ergen bir yandan bu iç çatışmalarını anlamlandırmaya çalışmakta, bir yandan da baş etme gücünün farkına varmak istemektedir.  Bir birey olduğunu düşünmekte ve bunu hissettirmenin yollarını aramaktadır.

Akran ilişkileri ve sosyalleşme bu dönemde çok büyük önem kazanırken, genellikle aile içi çatışmaların odak noktasını da bu meseleler oluşturabilmektedir. Dışarıya çıkma izinleri, akşam eve geliş saatleri, akademik başarı, sorumluluklarını yerine getirme, hemen hemen her ailede sorun olabilecek boyutlara varabilmektedir. Aileyle olan yakınlık, ergen tarafından bir tehlike gibi algılanır ve genç mesafe koyma ihtiyacı duymaya başlar. Herkes birbirine sanki öfkeli bakar, her an bir çatışma çıkması muhtemeldir. Anne-baba ergene söz söylemeye korkar. Ergen de tam bu nedenle kaçar ve kendisini odasına kapatır. Aslında fiziksel mesafe koymaya çalışmaktadır. Ancak bir yandan da temas ihtiyacı devam etmektedir. Bazen anne-babayı da şaşırtır genç. Biraz önce en ateşli tartışmaların yaşandığı, bir birey olduğunu ispat ve kabul ettirmeye çalışan ergen, çok kısa bir süre sonra başının okşanmasına izin verebilir. Zor olan da belki de böyle zamanlarda yetişkinlerin ne yapacağını ve nasıl davranacağını bilememesidir.

Ergenlik, risk almak demektir. Risk almanın getireceği haz, ergen tarafından aranan bir duygudur. Ergen bu hazzı yakalamaya çalışırken yetişkinlerin onaylamayacağı birtakım tavır ve davranışları da deneyimleyecektir. Bu deneyimleri yaşarken karşılaşmak istediği ya da daha doğru ifadeyle ihtiyacı olan, yetişkinler tarafından konulacak sınırlardır. Ancak yetişkinler tarafından belirlenen sınırlar ile ergen, toplumsal ilişkilerini ve kendi sınırlılıklarını fark edebilecektir. Bunun için ergenin doğasından gelen karşı çıkma, karşıt olma davranışının ortaya çıkmasına fırsat verilmesi hem sınırların daha net ortaya konmasına hem de ergenin kendini gerçekleştirmesine olanak sağlayacaktır.

Bu noktada “sınır” kavramının ne olduğu ve işlevi önem kazanmaktadır. Sınır, “bireylerin,  alt sistemlerin ve ailelerin bütünlüğünü koruyan duygusal bariyer veya engel” olarak tanımlanmaktadır. Sınırlar, aile üyeleri arasındaki yakınlığı ve gücü yöneterek ailenin ve alt sistemlerinin özerkliğini korumaya hizmet etmektedir.  Minuchin’e göre,  ailenin işlevsel olabilmesi için sınırlar,  dışarıdan bir müdahaleye gerek kalmadan,  aile üyelerinin işlevlerini yerine getirmesine olanak sağlamalı;  aynı zamanda üyelerin birbirleriyle ilişki kurmasını mümkün kılmalıdır. (Akün, 2013)

Ergen özgür olmayı, bağımsız davranabilmeyi, tek başına hareket edebilmeyi arzulayıp deneyimlerken bir o kadar da sınıra ihtiyaç duymaktadır. Son model, yüksek kadranlı ve güçlü bir donanıma sahip bir araba hayal edin. Böyle bir arabanın freni tutmadığı düşünülürse bu durum bir yandan çok heyecan vericiyken bir yandan da bir o kadar ürkütücü gelecektir. Fren bir güvenlik işlevidir aslında ve koruyucudur. Ergen hızla gitmek isterken bir yandan da frene ihtiyaç duyar. Bu nokta da aile ve okul bu fren mekanizmasının temsili olarak devreye girer. O nedenle genci bu arabayla baş başa bırakırken bu süreç tamamlanana kadar fren pedalının yetişkinler olduğunu unutmamak gerekir. Yani ergenler sınıra ihtiyaç duyarlar ve bu sınırların varlığı onları güvende hissettirir. Sınırsızlık hissi; ergenin kendisinden ve yapacaklarından korkmasına neden olur. Ergenin bireyselleşme ihtiyacına saygı göstermek aynı zamanda ona sınırlar koyma / oluşturma anlamına da gelmektedir.

Simgesel Beşik

Bebek yeni doğduğunda, dünyaya uyum sağlama ve güvende hissetme kaygılarıyla baş başadır. Kendisini ifade edebileceği yollardan biri de ağlamalarıdır. Anne bebeğini kucağına aldığında, sarıp sarmaladığında endişeleri yatışır ve rahatlar. Aslında bu durum tam olarak fiziksel ve duygusal temas ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bebek için düzenlenmiş yatağı ya da beşiği de bu işlevi görür. Sınırlarla çevrili bir yatakta olmak bebeği huzurlu ve güvende kılmaktadır.

Ergen de tıpkı bir bebek gibi bu sınırlara ihtiyaç duyar. Philippe Jeammet, ergenin ihtiyaç duyduğu bu sınırları  “Simgesel Beşik” kavramı olarak adlandırır. Jeammet’e göre ergenin, bir simgesel beşiğe; yani yasaklar, kurallar ve kendisiyle yapılan anlaşmalar şeklinde sınırlara ihtiyacı vardır. Gencin odası, kişisel alanını oluşturduğu için somut bir beşik görevi görür. Ergen bu çerçeveyi ister çünkü bebek gibi, kapsanmaya ihtiyacı vardır. Aslında şaşkın, sarsılmış, ne olacağını, nereden geldiğini artık bilemez vaziyettedir. Yapı halinde olan bedenini ve ruhunu birleştirmek için odasını savunulan, korunan bir yer haline getirerek  “girilmez” kapalı bir mekan yaratır. Duvarlarda posterler vardır. Bu posterler kabul edilebilir bir imge görevi görür. Müzik, koruyucu bir ses banyosuyla sarmalar. Bu mekanda genç beşiğindeki ya da anne-babasının kucağındaki bir bebek gibi sakinleşir. Yüksek desibellere rağmen daha iyi çalışır, etkinliklerine konsantre olur, çünkü enerjisini, kendini toplamaya harcaması gerekmez. (Jeammet, 2012)

Görüldüğü üzere bir sürü karmaşanın yaşandığı bir dönemdir ergenlik.  Bu dönemde az ya da çok, şiddetlenebilen saldırganlık kaçınılmazdır. Anne-babalar aşırı hoşgörü gösterdikçe, sınır arayışı içindeki çocuklar onlara karşı tutum geliştireceklerdir.  Fark edileceği üzere kızgınlık, öfke, çatışma ve anlaşmazlık ergeni bir ölçüde koruyucudur. Özerklik arzusuna karşın bağlılık ihtiyacı, aslında gencin gitmeye gerçekten hazır olmayışı nedeniyledir. Henüz kendi olabilmenin yollarını bilememektedir. Acemice davranmakta, deneyimlerini artırarak yolculuğunu az hasarla tamamlamaya çalışmaktadır. Kendi gibi olmak özgüvenin gelişimiyle birlikte gelecektir.  Ergenin kuralları zorlaması ve mücadelesi karşısında,  anne babanın sağlam duruşu önem taşır. Bunu deneyimleyen genç anne-babasına güvenle yaslanabilecektir.

N. Zabcı (2017), bir konferansında, ergenin içinde bulunduğu yaş dönemiyle birlikte iki temel endişe yaşadığını, bunların; ilkinin kendi duygusal alanını oluşturmasına engel olunması, diğerinin ise kayıp endişesi olduğunu dile getirmiştir. Bu endişelerle baş etmek için ergenin sınırları zorlayan bir tavır sergileyebildiğini, ergenlikte kendini var etmenin ve aynı zamanda sağlıklı bir otorite figürüyle karşılaşmanın bu iki endişeden uzaklaşabilmek ve ruhsal olarak gelişebilmek için önemli olduğunu vurgularken ergenin sınırlara yaptığı saldırılarda aslında kendisini durduracak bir yetişkin modeline ihtiyaç duyduğunun altını çizmiştir.

Ergenliğin eşiğindeki genç, büyüme telaşındayken kendini güvende hissetmek için belli bir tutarlılığa, anlayışa ve otoriteye ihtiyaç duyar. Otorite, dayanıklılık ve kurallar, onun için ayaklarının altında güvenilir bir zemin, başının üstünde güçlü bir çatı oluşturur. Meltzer, ergenlerin kendilerini içinde bulduğu dört farklı topluluk, dört konum tanımlar. Bunlar aile içindeki çocuk, yetişkin dünyası, ergen dünyası ve yalıtılmış ergen konumlarıdır. Ergenlikte bu dört konum arasında sürekli gel-git yaşanmakta, bir salınım olmaktadır. Genç henüz gerçekte hiçbir yere demirlememiştir.

Ergen, ileriye doğru hareketini, dış dünyada eyleme geçerek yapar; cinsel ilişkiler, geçilen sınavlar, girilen işler, kazanılan paralar vb. yoluyla. Geriye doğru hareketini ise düş kurarak, sanata, edebiyata merakla, toplumun kültürel gelişimindeki sorunlarla ilgilenerek yapar. Başlangıçta bu geriye doğru hareketler, gerileme hisseden ergen için ürkütücüdür. Hiçbir zaman büyüyemeyeceğinden ve bu halden çıkamamaktan korkar. Ancak Meltzer’e göre yoğun bağımlılık kaygıları uyandıran çocuksu arzulara geri dönme, bu kaygıların çekilebilir ve baş edilebilir olup olmadıklarını anlamak içindir. Bu şekilde zihinsel karmaşa çözülecek ve yetişkin olunabilecektir. Yaratıcı bir içsel oluşum, ilhamın yeniden keşfidir. Büyümek saldırgan bir eylemdir. Çocukluğun ölümüyle bir şeylerin ölmesi, atılması gerekir. Bu bir ayrılmadır ve geride olanın yani çocukluğun terk edilişidir. Çevre, büyüme sürecinin her aşamasında olduğu gibi bu dönemde de hayati niteliktedir. Anne-babaların yapabileceği en iyi şey değişmeden, önemli ilkelerini terk etmeden duygusal olarak sağlam kalmaktır. (Fruahuf, 2017)

Sınır koyarken ergenin onayını beklemek boşunadır. “Hiçbir şey anlamıyorsunuz!” ifadeleri ile bağırarak kapıyı çarpmasına dayanabilmek, öfkesini göğüsleyebilmek ve fikir değiştirmeden sabit bir konumda kalabilmek gerekir. Ergen tarafından eleştirilmeyi ve bir karşıtlık durumunda iki taraf arasında ortaya çıkabilen mesafeyi içinden çıkılamayacak bir durum olarak görmemek önem taşır.  Ergen, anne-babanın yaşadığı zorluğu hissettikçe duyduğu gerilim daha da artabilir. Ergenin üzülmesine, kızmasına dayanmakta zorlanan anne-babalar, onun isyanını yaşamasına farkında olmadan da olsa bir engel oluşturabilirler. Bu tutum ergeni şaşkına çevirir ve onu ifade etmeye ihtiyaç duyulan kızgınlıktan mahrum bırakır.

Ergen Kontrol Edilebilir Mi?

Yapılan araştırmalarda ergenlerde psikolojik ve davranışsal olarak iki tür kontrol biçiminden söz edilmektedir.

Barber ve Harmon’a göre psikolojik açıdan kontrol biçimlerinden biri suçluluk duygusu yüklemedir. Bu kontrol biçimi çocuğu ebeveynlerinin isteklerine uymaya zorlayan, suçluluk duygusu yükleyici stratejilerin kullanımı anlamına gelir. Diğer bir psikolojik kontrol biçimi ise koşullu sevgi ya da sevginin esirgenmesidir. Bu yolla ebeveynler dikkatlerini, ilgilerini, bakımlarını ve sevgilerini, çocuğun kendi koydukları standartlara uyması koşuluna bağlarlar. Kaygı aşılama şeklinde bir kontrol mekanizmasında ise; çocukların, ebeveynlerinin isteklerine uymalarını sağlamak için çocuklara kaygı aşılanması söz konusudur.  Son olarak da çocuğun bakış açısının geçersizleştirilmesi, çocuğun düşünce ve duygularını doğal bir şekilde ifadesinin ebeveynleri tarafından kısıtlanması/ engellenmesi yer almaktadır. Erken ergenlik dönemi otonomi ihtiyacının arttığı, ergenin bir yandan ebeveynleri ile bağlantısını sürdürmeye çalıştığı, bir yandan da bağımsız bir kimlik duygusuna sahip olabilmek için çabaladığı bir dönemdir. Bu dönemde uygulanan psikolojik kontrol, çocuğun duygusal açıdan ebeveyne bağımlı olmasını sağlayarak çocuğun bağımsızlık ve kendini yönlendirebilme gelişimini ketler. Barber ve Harmon, psikolojik kontrolün, davranışsal kontrolün aksine daha yönlendirici teknikleri içerdiğini, çocuğun duyguları gibi iç dünyasına ait deneyimleri kontrol etmeyi hedeflediğini belirtirler. (Özden,2014)

Pomerantz ve Wang’a göre davranışsal kontrol ise, ebeveynin çocuğuna rehberlik yapması, onu izlemesi ve kurallar koymasıdır. Dolayısıyla davranışsal kontrolün içinde müdahalecilik, baskı ve hüküm kurma gibi olumsuz davranışlar olması gerekmez; hatta bu tür kontrol çocukların psikolojik gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilir. Davranışsal kontrol, çocuğun tavırları, çalışma etkinlikleri, arkadaşlarına katılımı gibi davranışlarını yapılandırmak ve düzenlemek, dolayısıyla çocuğun sosyal ortama uygun davranışlar sergilemesini sağlamak için ebeveynin yaptığı girişimleri içerir. Bu girişimler içinde ebeveynin uygun davranış için gerekli olan kuralları çocuğuna öğretmesi ve çocuğun davranışlarını izlemesi örnek olarak verilebilir. (Özden,2014)

Bu yazarlara göre psikolojik kontrolü kullanan ebeveynler çocuklarına koşullu sevgi gösterirler, çocuklar uygunsuz davrandıklarında onları utandırabilirler veya suçluluk hissetmelerine neden olabilirler. Psikolojik kontrolü kuramsallaştırmaya çalışmacılar kontrolün uygulanması ergenin özerkliğinin ve kendini yönlendirme becerisinin gelişmesini engeller, dolayısıyla ergenin gelişimi etkilenir. Buna karşın davranışsal olarak düzenleme, yani çocuğu izleme ve ona rehberlik etme, ergenin ihtiyaç duyduğu şeylerdir ve ergenin bu şekilde desteklenmesi yoluyla davranışsal kontrolün pozitif bir sosyalleşme aracı işlevi gördüğünü söylerler. (Özden,2014)

Barber, psikolojik kontrol uygulayan ebeveynler, çocuklarının duygusal ihtiyaçlarına yanıt vermek, onların özgürce kendilerini ifade etmelerine olanak sağlamak ya da davranışlarında özerk olmalarını sağlamak yerine onların düşüncelerine, duygularına, ebeveynlerine bağlılık düzeylerine zorla girişimlerde bulunurlar ve bu yönde bir sosyalleşme baskısı kurarlar. (Özden,2014)

Ergenin Yetişkinliğe Geçiş Sürecinde Ebeveynler Olarak Nerede Durulmalı?

Öncelikle ebeveynin hissettiği şekilde davranabilmesi oldukça önemlidir. Sahici olmak, gerçekleri ve duyguları yok saymamak, objektif bakabilmek ve hareket edebilmek ergenin bu dönemdeki en temel ihtiyaçlarıdır. Anne–baba olarak ergene ihtiyaç duyduğu zamanı ayırmak önem taşır. Zaman ayırmanın en temel yollarından biri de onu dinlemektir. Dinlemeyi, duymanın ötesinde bir eylem olarak düşünmek gerekir. Dikkatle ve anlamaya çalışarak dinlemek tüm duyguların da işin içine girdiği bir eylemdir. Ergen yaşadığı bir durumu paylaşırken kimi zaman ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca olanı anlatmak olabilir. Durumdan endişe duyan ebeveyn ise daha fazla detaya sahip olmak ve bu şekilde çocuğuna destek olmak ister. Oysa önemli olan gencin anlatacağı zamanı sabırla beklemek ve o hazır olduğunda onu mutlaka dinleyeceğinizi anlamasını sağlamaktır.

Anne babalar sınırları tasarruflu, ama etkin bir biçimde koyabilmelidirler. Ayrıntılar üzerine ergenle çatışmaya girmek anne babanın ergen üzerindeki otoritesini sarsıcı ve yıpratıcı olabilmektedir. Her konuyu önemli birer sorun olarak ele almak yerine gereklilik içeren konular üzerinde durmak daha sağlıklı olacaktır. Bazı anne babalar, evdeki kuralların çokluğundan dolayı o kadar yük ve sorumluluk almışlardır ki çocuklarının hayatı dışındaki şeylere alan açmak zorlaşır. Anne ve baba birbirlerine ya da başka işlere ayıracak zaman bulamayabilir. Hepsinin ötesinde, çok fazla kural insanın çocukları ile olan ilişkisini olumsuz yönde etkileyerek hiç bitmeyen bir mücadele şekline dönüşebilir. Bu nedenle çok sayıda kural koymak yerine uyulabilir ve geçerliliği olan kurallar belirlemek işlerliğini arttıracak, çatışma sayısını azaltacaktır.

Koyulan kuralların mantıklı, net ve açıklanabilir olması önemsenmelidir. Sınırlar oluşturulurken ergen, ebeveynin net duruşunu sınamak ister yani ergen ebeveynin varlığını ve ilgisini test etmektedir. Karşı çıkmak ergen için kişiliğinin oluşumunda önemli bir ifade biçimidir. Çünkü direnmemek ebeveynin desteğine muhtaç olunan çocukluğa geri dönmek demektir. Bu ikilem karşısında ergen çoğunlukla direnmeyi tercih edecektir. Anne babaya düşen bu noktada sağlam kalabilmektir.

Ebeveyn büyüme ve gelişmeyle birlikte kurallar tekrar düzenlenebilir. Bu nedenle ebeveynlerin de zaman zaman koydukları kuralları sorgulamaları ve genç ile yeniden inşa etmeleri önem taşır. Çoğunlukla öfkeliyken oluşturulan kuralların uygulanma şansının çok düşük olduğu unutulmamalıdır.

Son Söz…

Dönüşümün gerçekleştiği bir dönem olan ergenlikte genç bir yandan bağımsızlık ararken diğer yandan da bir o kadar sınırları duyumsamaya ihtiyaç duyabilmektedir. Bu süreç içerisinde önemli olan nokta ergeni anlamak, duymak ve ihtiyaç olduğunda yaslanabileceği sağlam durak noktaları oluşturabilmektir. Böyle bir zemin, yaşadığı sancıların üstesinden gelebilmesi için destekleyici ve kapsayıcı bir alan oluşturacaktır.

Yazanlar:
Asude Işık Tunca
Uzman Psikolojik Danışman

Belkıs Elitaş
Psikolojik Danışman