Ergenin Dili

Bebeğin ilk sesi çığlıktır. Dünyaya gelişini bir çığlıkla ifade eder. Ne söylemektedir bize? Korkusunu mu ifade ediyordur, açlığını mı? Heyecanını mı? Mutluluğunu mu? Belki hepsi, belki de hiçbiri. Ama bildiğimiz şey onun kendisini bu şekilde ilk defa ifade ettiğidir. Söz yoktur, kelime yoktur ama zamanla anne, bebeğinin ağlayış şeklinden onun ne istediğini anlar. Aç olup olmadığını, uykusunun gelip gelmediğini, altının temizlenip temizlenmemesi gerektiğini, gazının olup olmadığını ya da sadece sarılmak istediğini. Anne bu seslerdeki en ufak bir tını farkını bile sezerek, bebeğini kapsar, korur, kollar, ona gereken ilgi ve şefkati sunar. Bu sevginin dilidir işte… Sevginin sözsüz dili…

Zamanla büyür bebek, ağlamalar yerini seslere bırakır. Söz yoktur ama tonlamalarla anlatır bebek… Üzgün mü? Neşeli mi? Kızgın mı? Anne aynadır çünkü bebek tüm ifadeleri annenin yüzünden ve söylediklerinden öğrenir. Anne hep konuşur onunla. “Nasılmış benim miniğim bugün, Ayy mama mı istermiş? Güler miymiş benim kuzum?” Hep anlatır, hep ifade eder anne. Bebek böylece duyguların ya da düşüncelerin tanımlanmasını öğrenmeye ve bir süre sonra da agucuklarla karşılıklar vermeye başlar.  Ve ilk heceler dökülür ağzından bir gün. Önce anne mi dedi baba mı? Babalar nerdeyse bütün dünyada bebeklerin ilk heceleri olan “da da da”, “ba ba ba” ya da “ma ma ma” hecelerini onun önce baba dediğine yorarak gururlanırlar. Anneler biraz buruk hissederler o zaman; çünkü doğduğundan beri özel bir dille anlaşmayı başardıkları bebekleri, birdenbire bu dille ya hiç ya da az buçuk bilen babalarına seslenmişlerdir. Tabii anne kelimesinin “mother” olarak kullanıldığı ülkelerdeki anneler daha şanslıdır, bebek pekâlâ mama (İngilizcede mother yani anne) da demiş olabilir.

Sözcükler gelir sonra, yarım yamalak ya da komik şekilde söylenebilen sözcükler. İlk komik anları oluşur ailenin. Büyüdüğünde yerli yersiz ortamlarda hatırlanan ve çocuğun hafifçe yüzünün kızarmasına, dinleyenlerin ise gülüşmelerine neden olan anılar ; “Biliyor musun teyzesi Ayşe bebekken sıcağa cıcak derdi.”

Okul çağı başladığında neredeyse bütün kelimeler yerini ve anlamını bulmuştur bile ve bu gelişim okulla, kitaplarla, öğretmenlerle ve arkadaşlarla inanılmaz bir hızla ilerler. O zamana kadar büyüdüğü ailenin kültürü, kavramları ve tarzıyla şekillenen çocuğun dili, yepyeni ve bazen de çok farklı bir sürü yeni düşünce ve ifadeyle genişler. Bu güzel, heyecan verici gelişim zaman zaman da aileye bir kontrolden çıkma hissi de verebilir. Örneğin, o zamana kadar evde hiç kullanılmayan bazı kelimeler gelmeye başlar eve. “Nereden öğreniyor bunları bilmiyorum? Bizim evde kimse küfür etmez böyle. Hep okuldaki arkadaşlarından öğreniyor bunları!”

Ergenin Dil-sizliği

 

Gelelim ergenliğe… İlk sesini en yüksek oktavdan çığlığıyla dünyaya duyuran bebek, ergenliğe geldiğinde özellikle evde anne babaya karşı bir sessizliğe bürünür birden. Sözcükler yok olmuş gibidir. “Nasıl geçti bugün okul?“ Sessizlik…”Yemeğini yedin mi?” Sessizlik …”Mutsuz görünüyorsun bir şeyin mi var?” Sessizlik… Soruların biraz daha uzadığı durumlarda birden bir bağırtı yırtar sessiziliği “ÇOK SORU SORUYORSUN YETER ARTIK!” ve hemen arkasından şu meşhur ergen cümlesi geliverir “Zaten beni kimse anlamıyor!” Bu isyanın ardından anne babanın söylemeye cesaret edemediği bir cümle geçer içinden “Ama anlatmadın ki!” Ergen anlatmadan anlaşılmayı bekleyerek ne demek istemektedir anne babaya? Ergenlik adlı kitabında “Anlaşılma ihtiyacı ve bundan kaçma gereği” der buna P. Jammet ve L. Mingasson ve şöyle devam ederler; “Ergen iki karşıt ihtiyaç hisseder: Anlaşılmış olmak ile kendini farklı ve özerk hissetmek. Hem çocukluk bağını korumayı hem de anne babanın nüfusundan kurtulmayı arzu eder. Böylece her ilişkinin kalbindeki bu gerilim, aile içinde nasıl idare edileceğine bağlı olarak gelişecektir. Ergen haklı ya da haksız olarak başka bir dünyada olduğunu, artık anlaşılamadığını ve onun için önemli olanın artık iletilemediğini hisseder. Bu kopukluk onu korkutur, çünkü özerk olma arzusuna rağmen hala anne babasına ihtiyacı vardır.”

Aslında bu durum yukarıda anlattığım bebeğin ağlamasının hangi anlama geldiğini doğru bir şekilde yorumlayabilen anneye olan özlemin bir ifadesidir. Ergen, bebek değildir artık ama hala çıkardığı seslerin anlamını anlayabilen bir anne babaya ihtiyaç duymaktadır. Ama bunu kendine bile itiraf edemez çünkü bir yandan da artık büyüdüğünü, kendi kararlarını kendisinin verebileceğini görmek ve göstermek zorundadır. Ne yaman bir çelişki! Aynı zamanda korkutucu da çünkü işin ucunda anne babanın sevgisini ve ilgisini kaybetme kaygısı da vardır. Belki şöyle tanımlayabiliriz bu süreci: uzaklaşarak bağları güçlendirmek. Bu uzaklaşma duygusal bir uzaklaşma değildir elbette. Bu sanki bir anlamda, fiziksel bir uzaklaşma gibi düşünülebilir, yani sessizliklere izin vermek, ergenin odasında tek başına bir dünya kurmasına ya da kendisini oluşturmaya çalışmasına alan açmak ve o size seslendiğinde “Buradayım, seni dinlemeye hazırım.“ diyebilmek… Elbette bu sesleniş her zaman çok yumuşak bir tonda olmayabilir. Ergen çoğu zaman tavsiye almak için değil, sadece anne babanın hala orada olup olmadığını kontrol etmek için seslenebilir ve vereceğiniz bir tavsiye onun hemen oracıkta gözlerini devirip uflayıp puflamasına sebep olabilir. Bu noktada bazen sade ve sadece dinlemek yeterli olacaktır. Bir tavsiye –gerçekten gerekliyse – sıkmadan, boğmadan ve bazı durumlarda paniğe kapılmadan verilebilmelidir çünkü ergen her ne kadar anne babaya bakmıyor gibi görünse de, bir yandan anne babayı göz ucuyla izlemeye devam etmektedir. Winnicott’un deyimiyle bu bir “Oyun alanıdır.” ve bu öyle bir oyundur ki karşılıklı oyuncuların birbirlerini gözden kaybetmeyecekleri ama aynı zamanda çok da iç içe olmayacakları bir mesafeyi gerektirir. Bu anlamda ergenin sessizliğini de,  kendini anne baba karşısında çocuksu bir konumdan kurtarmak için bir mesafe koyma çabası olarak yorumlayabiliriz. Bu mesafe kaç metredir? Aslına bakarsanız bunun ölçüsü her ergenin ve her ailenin yapısına, kültürüne ve dinamiklerine göre değişebilir. Önemli olan ergenin kendini yetersiz ve çocuksu hissetmeyeceği aynı zamanda henüz tam da bir yetişkin olmadığının hissettirildiği, saygılı bir mesafe olmasıdır.    P. Jammet ilişkideki mesafenin esnek olmasının anne baba ve ergen arasındaki iletişimi kolaylaştıracağını çünkü ergenin geri dönebileceğini bilirse aile ortamından endişesizce uzaklaşabileceğini söyler. Peki, ergen nereye gider? Çocuk olamayacak kadar yakın ve yetişkin olamayacak kadar da uzaklara gidemez aslında belki ikisinin ortasında arafta bir yerlerde, kendi gibi arkadaşlarıyla takılmaktadır.

Peki ya konuştuklarında?

Nece konuşur ergenler kiminle ve ne hakkında konuşurlar? Bu soruya basitçe şöyle cevap verilebilir belki; daha çok kendi aralarında ve yetişkinlerin çok da bilmedikleri bir dilde konuşurlar. Dilin düşüncelerin aynası olduğunu düşünürsek onlar da kendi zihinsel ve ruhsal meşguliyetleri nelerse onları konuşacaklardır yani cinsellik, arkadaşlık, beğenilme, kabul görme, özerkleşme kısacası ilerde evrilecekleri yetişkin için zemin olabilecek her şey. Belki en çok da cinsellik çünkü cinsellik ergenlerin anne babadan ayrışabilmeyi beraberinde getirir. Ergen, anne babaya olan çocuksu hayranlığını bir tarafa bırakmak zorundadır ki başka bir ötekine – bir karşı cinse – hayran olabilsin ve hayran olunabilsin. Bu anne babanın bakım ve sevgisinden farklı olarak başka bir ötekine olan ihtiyacı kabullenmek demektir ve zorlu bir yoldur. Bu yol yeni heyecanlar, acılar, hayal kırıklıkları, rekabetler ve çabalarla doludur. Burada cinsellik salt cinsel ilişkiye girebilme anlamıyla kullanılmadan daha geniş anlamıyla erkek ve kadın arasındaki farkı anlayarak cinsel bir kimlik oluşturabilmek anlamıyla ele alınmaktadır. İşte tam da bu nedenle ergenler saatlerce ayna karşısında kendilerini incelerler çünkü her geçen gün değişen, büyüyen bedenlerine alışmaya, onu anlamaya çalışırlar. Yeterince güzel ve yakışıklı mıdırlar? Burunları fazla mı büyüktür?  Fazla kilolu mudurlar? Boyları yeterince uzun, kasları yeterince güçlü ya da bedenleri yeterince çekici midir? Saatlerce konuşurlar ya da şimdilerde olduğu gibi mesajlaşırlar… O Ayşe’nin kılığı nedir öyle ya da Ahmet bilgisayar oyununda tüm engelleri aşıp prensesi kurtarabilecek kadar becerikli midir? Basketbol takımına seçilip popüler olabilecek midir ya da o pantolonla havalı görünebilecek midir? Tüm bu sorular büyük bir gerilimi de içerir bir yandan anne babanın aşkından vazgeçip yeni ve başka bir aşka geçebilmenin gerilimi. Bu gerilim bir isyana dönüşür zaman zaman vazgeçişin ve aşkın isyanına. Onun için ergenler birbirleriyle saatlerce konuşurlar. Konuşmadıkları zamanlarda bol bol şiirler, yazılar yazarlar; oyunlar oynarlar aslında durmadan yenilenen bir biçimde kendi hikâyelerini yaratmaya çalışmaktadırlar, heyecanla, neşeyle ve acıyla. Acıyla, çünkü çocukluğu geride bırakmak bir yası da beraberinde getirir. Bu yasın öfkesiyle bağırır ergen annesine “ODAMA GİRME!”.

Ergen ve anne baba arasındaki kuşak farkı

Ergen, odasında kendini oluşturmak için yalnız kalmalı, ara sıra kafasını uzatıp oradan anne babaya bakmalı ve sonrasında arkadaşlarının yanına gitmelidir, yani kendi kuşağının yanına gider. Ergen bu tekilleşme sürecini arkadaşlarıyla olduğu zaman gruplaşarak gerçekleştirmek durumundadır. Aynı kıyafetleri giyerler, saçlarını aynı şekilde tararlar ve aynı dili konuşurlar. Çoğunlukla anne babanın anlamadığı, garip bir dildir bu. Argodur, şiddetlidir, cüretkârdır ve sanki hiç saygı kalmamıştır! İşte böyle hisseder anne babalar… Ama unutmamalıdır ki bu anne babanın kendi anne babası da onlar için aynı şeyi düşünmüştür çünkü kuşaklar arası doğal fark ancak bu şekilde oluşabilmektedir ve ergenlikteki cinsiyet farkını anlamaktan sonraki en önemli farkındalık, kuşak farkını tanıyabilmektir. Aslında burada karşılıklı bir tanımadan söz edilmektedir, yani hem ergenin hem de anne babanın bu farkı tanıyabilmesinden. Anne baba ergenin her söylediğini anlamak ve onun gibi konuşmak durumunda değildir. Herkes kendi kuşağının gerçeklerinde kalabilmelidir ki arada bir fark olabilsin. Bu bir önceki kuşaktan kalması gereken şeyleri bir sonraki kuşağa aktarabilmesi için gerekli olan farktır. Teknolojinin ilerlemesi, yeni yaşam biçimlerinin oluşması ve kullanılan kelimelerin farklılaşmış olması, aslında ruhsal dünyadaki özü değiştirmez. Ergenliğe dair farklı şekillerde de olsa aynı sorular sorulmaktadır aslında. Anne baba telaşa kapılmadan bekleyebilirse zaten bu soruların yanıtlarının bir kısmını kendi ailesinin tarihinden ve kültüründen alabilecektir. Kuşak farkını ortadan kaldırmak istercesine ergen gibi giyinen ve ergen gibi konuşan anne babalar, ergende kaygı uyandırır. Hep ve sadece anne babası gibi mi olacaktır? Onların ötesine geçme şansı yok mudur?

Ergenin şiddetli dili ya da dilindeki şiddet

 

“Büyümek anne babanın yerini almak anlamına gelir.“ der Winnicott ve devam eder “Gerçekten de bu anlama gelir. Biilnçdışı fantazide büyümek tabiati gereği saldırgan bir edimdir. Çocuk da artık çocuk bedeninde değildir.”. İşte belki de tam da konu budur. Beden büyümekte, güçlenmekte ve değişmektedir. Hem anne babayla rekabet, hem de ergenlerin kendi aralarındaki rekabet artar. Ergenlerin günlük hayatta kullandıkları günlük, normal dilin şiddet içerdiği fark edilmektedir. Şimdilerde çok sakin bir diyoloğun içindeyken bile   “Amma da duyar kastın.“ diyorlar mesela ya da “ Mal mısın?“ diyorlar birbirlerine. Bir ergen babasından harçlık isterken “ Bana biraz para atsana.“ diyebilmektedir. Bir önceki kuşak tarafından hakaret ya da saygısızlık olarak tanımlanabilecek bu söylem, onlar için gündelik, normal bir konuşmadan ibarettir. Peki, bu dil nasıl yorumlanabilir o zaman?  Dildeki bu şiddetin ergenliğin tüm zorluklarıyla bir baş edebilme yolu olduğu düşünülebilir belki. Söze dökmek eyleme geçmeyi büyük ölçüde engellediğine göre aslında bu dil onları büyük ölçüde şiddetli eylemlere başvurmaktan da alıkoymaya yarayabilir çünkü dil eylemi simgeleştirir, düşünce ya da duyguya dönüşme potansiyalini taşır. Ergen içindeki acıyı kelimelerle hafifletmeye çalışmaktadır sanki. Sevgilisinden ayrılan bir ergen “Ne oldu?“ sorusuna “Hiç… İlişki sekti ya.“ diye cevap verebilir. Biraz da mizahi bir yaklaşımla iç dünyasında “Seken ilişkiyi“ tamir etmeye çalışan bir ergen yok mudur bu söylemin ardında, yani düştüğünde ağlamamak için dudaklarını ısırıp “ Acımadı ki!“ diyen bir çocuk gibi…

Günümüzde ilerleyen teknoloji sayesinde medya kullanımının arttığı bu dönemde, gençler arasında medyanın Whats up mesajları ya da instagram yorumları gibi  kendine ait kısaltmalardan, hatta eksik harflerden oluşan bir dili vardır. Gençler nerede olurlarsa olsunlar birbirlerine anında ulaşabilmekte ve konuşabilmekteler. Hatta sadece iki parmaklarını kullanarak inanılmaz hızlı bir şekilde mesajlar yazabilmekteler. Hayal etmenin, özlemenin ve beklemenin yerini “Mesajımı gördü ama iki saat sonra cevap verdi.“ ya da “Mavi oldu ama sallamadı.“ gibi kaygılar aldı. Yalnızca şekil değişti aslında, arkasındaki duygular hep aynı; ”Beni umursuyor mu? Seviliyor muyum? Beğeniliyor muyum?” derken “ Hemen şimdiyle “Bekleyebilmenin “ arasındaki bir yerlerde büyümeye çalışıyorlar.

Bir yandan da dünya üzerindeki farklı kültürlerden gençlerin birbirleriyle internet üzerinden, oldukça yaratıcı ve yaşam enerjisiyle dolu  “konuşmalarına” tanık olmaktayız. Birbirlerine, çok da eğlenceli bir biçimde, makyaj yapmayı, farklı ülkelere nasıl seyahat edebileceklerini, besteledikleri şarkılarını, danslarını, çevreyi neden temiz tutmaları gerektiğini “anlatıyorlar”  kahkahalar eşliğinde. Onların bu konuşmalarına şahit olan yetişkinler olarak, bizlere ihtiyaç duyduklarında gereken desteği verebilmek için orada olabilmek çok önemli çünkü şöyle diyor Winnicott:  “Ergenin olgunlaşmamışlığı değerli bir unsurdur çünkü yaratıcı düşüncenin, yeni ve taze duyguların, yeni bir yaşam için düşüncelerin izleri burada bulunabilir. “ Bu zorlu yollardan geçmiş yetişkinler, anne baba ve öğretmenler olarak, ergenliğin sıkıntılarını, öfkelerini, sevinçlerini, aşklarını, arkadaşlıklarını, isyanlarını biliyoruz aslında. Şimdi onları, belki biraz daha uzaktan izleme, yaratıcıklarını alkışlama ve düştüklerinde orada olabilme zamanındayız.  Kendi ergenliğimizin ayak izleri, çocuğumuzunkilere karışırken, orada durup, sakin bir şekilde, onları kapsamayı bekleyebilmeliyiz.

Konuk Yazar:
Hande Köprülüler
Psikolojik Danışman

Psikolojik Danışman Hande Köprülüler
Hande Köprülüler Boğaziçi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olmuştur. İstanbul Psikanaliz Derneği ve IPA üyesidir ve bu dernekte psikanaliz formasyonuna halen devam etmektedir. İstanbul Psikodrama Enstitüsü üyesi olan Hande Köprülüler aynı zamanda psikodrama terapistidir. Mesleğinin ilk yıllarında çeşitli hastanelerde çalışmış, daha sonra ise uzun yıllar boyunca okullarda gençler ve ailelere yönelik psikolojik danışman ve rehber olarak çalışmıştır. Ergen ve yetişkinlerle çalışmalarını halen özel olarak sürdürmektedir.