İçimizdeki Farklı Yanlar Ve Yaşama Yansımaları

Anne babamız ve yakın ilişkide bulunduğumuz kişiler, çocukluk yıllarımızdan itibaren yaşamımızda büyük izler bırakıyor. Bu izler meslek seçerken, evlenirken ya da herhangi bir konuda bile karar verirken hiç de farkında olmadan seçimlerimize yön veriyor. Bu gizemli yolu anlamak ise belki de hayat boyu sürüyor. Bizler bu sayımızda bu yolculuğu Sayın Doç. Dr. Azmi Varan ile anlamlandırmaya çalıştık. Sayın Varan, çarpıcı örnekleri, tiyatral üslubu ve samimi paylaşımlarıyla bizlerin zihinlerinde yepyeni pencereler açtı. Sizler için de kendinize farklı bir gözle bakabileceğiniz ve keyifle okuyabileceğiniz bir röportajı olması dileğiyle…

  • Bir kişinin kendine, başkalarına ve yaşama karşı tavrı, duruşu nasıl şekillenir?

Bu süreci açıklamak için önce İnsan ne, ona bakmak gereklidir. Transaksiyonel analize göre, hepimizin içinde üç tane farklı yan (ego-durumu) var. Bunlara “ebeveyn”, “yetişkin” ve “çocuk” diyoruz.

EBEVEYN

Ebeveyn ego-durumu, çocukluk dönemindeki başta anne-baba olmak üzere tüm otorite figürlerine ait kayıtlardan oluşur. Yaşamın ilk yıllarında etrafımızdaki büyüklerin (başta anne-babamız olmak üzere) davranışlarını, farklı durumlarda verdikleri tepkileri, çeşitli konulardaki düşünce ve tutumlarını izler ve kaydederiz. Yıllar sonra bu ego-durumu aktif olduğunda, tıpkı onlar gibi düşünür, onlar gibi konuşur ve onlar gibi tepki veririz.

YETİŞKİN

Yetişkin ego-durumu kişinin “mantıklı” ve “sağduyulu” yanı olarak tanımlanmıştır. Yetişkin ego-durumu bizim düşünen, hesap, kitap yapan yanımız. “Yetişkini” bilgisayara benzetiyoruz çünkü verilere göre hareket ediyor. Yani, “şimdi ve buraya” ait gerçeklere bakıyor, ona göre hareket ediyor.

ÇOCUK

Çocuk ego-durumu kişinin 0-7 yaş yaşantılarına ait kayıtlardan oluşur. Çocukluk döneminde yaşananlar ve bu yaşantılara eşlik etmiş olan duygu, düşünce ve davranışlar çocuk ego-durumunda yer alıyor. Çocuk ego-durumundan hareket ettiğimizde tıpkı çocukken davrandığımız gibi davranıyor, tıpkı bir çocuk gibi tepkiler veriyoruz. Bu anlamda “çocuk” ego durumundan hareket ettiğimizde geçmişi tekrar ediyoruz.

Şimdi gelelim hayatın nasıl şekillendiğine. Bir kere başta anne-babamızdan olmak üzere etrafımızdaki kişilerden gelen bir sürü mesaja maruz kalıyoruz. Bazıları sözel, bazıları sözel değil… Çocuklar kendilerine gelen bu mesajlar ve kendi yaşantılarıyla beraber birtakım değerlendirmeler yapıyor ve birtakım kararlara varıyorlar. Örneğin, bazı çocuklara anne-baba öyle bir davranıyor ki, ona büyümeyi yasaklıyor. Çocuğunun her işini yapan bir anne-baba aslında hiç farkında olmadan çocuğunun iki ayağı üzerinde durabilmeyi öğrenmesini engelliyor. Bu durumda o çocuk büyüyemiyor ve tüm yaşamı boyunca iki ayağı üzerinde duramayan, başkalarına bağımlı biri haline geliyor. Bazı çocuklar ise tam tersine “çocuk olmamalıyım” kararına varıyorlar. Örneğin, iki küçük çocuk gibi hareket eden bir anne-baba düşünün. Bu durumda çocuk daha küçücük bir çocukken bir büyük gibi davranmaya, sorumluluklar almaya başlıyor. Çocukken anne-babasına yaklaşmaya çalıştığında incinen çocuklar, “yakın olmamalıyım” kararı alır ve tüm bir hayatı gerçek bir yakınlık yaşayamadan tüketir, giderler. Bazı çocuklar “güçlü olmalıyım” kararına varırlar. Yaşamları boyunca tek başına yürür; her türlü zorluğa sesini çıkarmadan katlanır, asla şikâyet etmezler. Hiçbir şey yaşama bu “çocukluk dönemi kararları” kadar damgasını vurmaz. Yaşam bu kararların ışığında şekillenir.

  • Anne babalarımız ya da bize bakım veren kişilerin bıraktığı izler mi yaşamımıza yön veriyor, seçimlerimizi bu doğrultuda mı yapıyoruz?

Çocukluk dönemine ait dinamikler biz hiç farkında olmadan başta ilişkilerimiz, duygusal ve iş hayatımız olmak üzere tüm yaşamımıza “bulaşır”. Günlük yaşamda seçimler yaparken, kararlar verirken, direksiyonda hep kendimizin olduğunu düşünürüz. Oysa çoğu zaman bu büyük bir yanılgıdır. Yaşamla ilgili kararlarımız aslında çok uzun yıllar önce alınmıştır. Günlük yaşam içerisinde yeni bir işe girerken ya da istifa ederken, kariyerin basamaklarında hızla yükselirken ya da düşerken, evlenirken ya da boşanırken, mücadele ya da pes ederken aslında uzun yıllar önce yazılmış, hiç farkında olmadığımız bir “senaryoya” göre hareket ediyoruzdur.

Herkes, hatta değişmek için terapiye gelenler bile, çocukken almış oldukları kararlara sımsıkı tutunur, değişmeye karşı direnirler. Eric Berne’ye göre terapiye gelen kişinin amacı yeniden bir “prens” veya “prensese” dönüşmek değil, “mutsuz bir kurbağa” olmak yerine “mutlu bir kurbağa” olarak yaşamaktır.

  • Ergenlik dönemi bilinçaltı senaryolarına bir başkaldırı dönemi midir?

Ergenlik çocuklukla yetişkinlik arasında yer alan biraz sancılı bir dönemdir. Ergen, çocuk desen çocuk değil; yetişkin desen yetişkin değildir. Bir geçiş dönemidir. Ergenlik çocuğun yetişkin “kimliğini” oluşturduğu bir dönemdir. Biz yetişkinlerin kendimizle ilgili bir “kimlik” duygumuz vardır. Yani neye inanır neye inanmayız, mesleğimiz, politik görüşümüz, ilişkilerde neye önem verip vermediğimiz tüm bunlar iyi kötü bellidir. Bunlar bizim kimliğimizi oluşturur. Bir çocuğun kafasında ise bunlar henüz belirlenmemiştir. İşte ergenlik döneminde bunlar şekilleniyor. Kimliğin belirlenmesi sürecinde iki kritik kavram var: 1. “arayış”, 2. “bağlama” yani bir karara varma.

Önce bir arayış dönemi başlıyor. Bu arayış içerisinde ergen bazen farklı kimlikler deniyor. Bir gün tarih öğretmeni gibi konuşuyor; bir gün amcası gibi tepki veriyor. Farklı ilgileri oluyor. Farklı uğraşlar, farklı kıyafetler, farklı etkinlikler deniyor. Ergenlerin “maymun iştahlılığı” biraz bu yüzdendir. Çeşitli ilişkilere giriyor. Bu ilişkilerde nasıl hissettiğini, neye önem verdiğini, ne istediğini ne istemediğini belirlemeye çalışıyor. Bu dönemde ergen için çevresindeki kişiler bir nevi ayna işlevi görüyor. Ergen bir hareket yapar, etraftan ne tepkiler aldığına bakar. Bu anlamda ergenlik dönemi bir araştırma, sorgulama, gözden geçirme dönemidir.

Zaman içerisinde tüm bunlar yavaş yavaş yerine oturmaya başlar. Ergen yavaş yavaş neye inandığına, ilişkilerde neye önem verip vermediğine, politik görüşüne, mesleğine karar vermeye başlar. Yani araştırma, deneme, sorgulama dönemi biterken bunların yerini “bağlanmalar” almaya başlar. Konuya böyle bakarsak aslında bu araştırma, sorgulama, deneme dönemi yaşanması gereken bir süreçtir. Bazı ailelerde genç bu süreci yaşamadan bağlanmalar içerisine girer. Mesela, ailesi neye iyi neye kötü diyorsa, neye inanıyorsa, onun için nasıl bir meslek düşündüyse, genç onları kendi kararları gibi benimser ya da benimsemek durumunda kalır. Bir sorgulama, araştırma yaşamadan bağlanma süreci içerisine girer. Diğer bir deyişle, bu genç anne-babası tarafından verilen kimliği aynen alıp kendi kimliği olarak benimsemiştir. “Hazır bir kimlik” ama bana ait değil. Düşünün babam neyse, neye inanıyorsa, ne yapıyorsa, ben de aynısını yapıyorum. Lafı şuraya getireceğim: ergenlerin ergenlik döneminde bir arayış yaşamaları, çeşitli düşünceleri, inançları gözden geçirmeleri, bazen farklı şeyler denemeleri bu “kimlik arayışının” getirdiği bir şeydir. Doğal olarak bazen ergenle anne-baba arasında farklı düşünceler, farklı değerlerden dolayı gerilimler olabiliyor.

Anne-baba olarak ergenlerin bu kendi kimliklerini oluşturma sürecini büyümelerinin bir parçası olarak görmeliyiz. Ancak, şundan mutlaka emin olmalıyız ki, çocuğumuz bu arayış sürecinde dağılmasın, yolunu kaybetmesin. Yani, bırakın yürüsün… Ama siz belirli bir mesafeden mutlaka izleyin onun nasıl ilerlediğini. Ne çocuğun üstüne düşüp onun her hareketine müdahale etmek akıllıca; ne de onu hazır olmadan kendi haline bırakmak… Biliyor musunuz, aslında bazı uzmanlara göre bu hayatı sorgulama, gözden geçirme olayını her on yılda bir yaşıyoruz. İddiaya göre her on yılın başı ve sonu bir gözden geçirme, sorgulama döneminden geçiyoruz. Mesela, 29-30-31 ya da 39-40-41… Sonra hayatımızla ilgili bazı kararlar alıyoruz; yeni bir “hayat planı” çıkıyor ortaya. Ama hiçbir hayat planı 6-7 yıldan fazla dayanmıyor çünkü bir insanın 30 yaşında istediğiyle, 40 yaşında ya da 50 yaşında istediği değişiyor. Geçen yıllarla birlikte ihtiyaçlar, ilgiler, konular değişiyor. İşte o yüzden bizler de tıpkı ergenler gibi her on yıla bir sorgulama, gözden geçirme dönemi yaşıyor yeni kararlarla ortaya çıkıyoruz.

  • Geçmişle bugün arasında çocuk yetiştirme tarzında bir farklılık görüyor musunuz?

Ülkemizde en yaygın çocuk yetiştirme yöntemlerinden biri kanat kırmaktır. Anne-babalar iki şekilde kanat kırarlar: Birincisi, çocuğun kendi ayakları üzerinde durup yaptığı bir şeyi beğenmemek hatta eleştirmektir. Bizde yaygın olan ikinci yoldur. O da çocuğun her işini onun için yapmaktır. Kemerini bağlar, ağzını siler, ödevini yapar, oyuncaklarını toplar… Bunları yaparken hiç farkında olmadan anne-babanın çocuğa verdiği mesaj şu olur: “Sen tek başına bunları bensiz yapamazsın…” Bakın “büyümek” gitmek demektir… Bebek kucakta…, emekledi yerde…, yürüdü az ilerde…, beş yaş bahçede…, ilkokul az ileride…, ortaokul öteki sokak…, lise öteki mahalle… Bırakmaz… Bırakmaz ki, gidip o da kendi hayatını kursun… Bir de büyüdüğünde şikâyet eder bu durumdan: “Ay, hiçbir işini yapmıyorsun… Koca adam oldun hala ben topluyorum arkanı…”

Maalesef iyi niyetimizle çocuklarımıza her şeyi vermeye çalışıyor, her istediklerini yapıyoruz. Sınırlar iptal… Kurallar her gün deliniyor… Hiçbir “hayır” yok… Özgür çocuk yetiştireceğiz diye “şımarık” çocuklar yetiştiriyoruz. Düşünün, herkes bu çocuğa “Sen bu evin kralısın, presesisin…” demiş. Eh, o da büyüyüp bir işe girdiğinde diyor ki: “Benim tahtım hangi odada?”, “Ben ne zaman genel müdür olacağım?”, Maalesef çocuklarımıza yeterince sorumluluk almayı, zorluklarla baş etmeyi, kendi iki ayağı üzerinde durabilmeyi öğretmiyoruz. Niyetimiz çok iyi ama onlara iyilik yapalım derken büyümelerini engelliyoruz. Sonra ömür boyu hep bize ya da başkalarına bağımlı, kendi kararlarını alamayan, sorumluluk üstlenmekte zorluk çeken, hep destek arayan insanlar oluyorlar…

Pekiyi, bunları niye yapıyoruz? Bunun bazı nedenleri olduğunu düşünüyorum. En önemli nedenlerden biri çocuklarımızı bugünkü aklımızla (Yetişkin yanımız) değil, Çocuk aklımızla yetiştiriyoruz. Yani, çocuklarımız iyi niyetli “Çocuklara” emanet. Daha çok geleneksel ailelerde, özellikle annelerde gördüğümüz bir başka neden daha var. Bu annelerin kimliklerinde anne olmak çok önemli. Ne bir işi var ne bir uğraşı. Onu en fazla tanımlayan şey anne olması. Şimdi çocuğun büyüyüp gitmesi demek kimliklerinde açılacak koca bir delik demek oluyor. Onun için anneliklerinin bitmemesi gerekiyor. Eh, anneliğin bitmemesi için de çocuğun büyümemesi gerekir. Kırıveriyor çocuğun kanadını artık o çocuk hiçbir zaman büyüyüp, evden gidemiyor.

  • Çocuk yetiştirme açısından farklı kültürlerle bizim aramızda nasıl farklılıklar var? Ne eksik ne fazla?

Bizdeki anne-babalığa baktığımda en büyük eksiğimizin bir sistemimizin olmaması olduğunu görüyorum. Bizde anne bir kural koyuyor, baba o kuralı deliyor. Baba bir kural koyuyor, anne deliyor. Anneanne bir kural koyuyor bakıcı hanım deliyor. Yani, tam bir curcuna. Ne bir düzen var, ne tutarlı bir tavır, ne de tutarlı kurallar. Sonrada çocuktan tutarlı, düzenli, aklı başında olmasını bekliyoruz. Amerika’da, çocuklu bir aile tarafından akşam yemeğine davet edilmiştim. Yemek yedikten sonra ailenin küçük çocukları “İyi geceler anne, iyi geceler baba.” dedikten sonra uyumak için yataklarına gittiler. Ben neredeyse şoka girip, dedim ki, “Lütfen söyleyin bana… Bunu nasıl becerdiniz?” Ben bunların sadece Hollywood filmlerinde olduğunu sanıyordum. Niye şaşırdım ki? Cevabı basit: Çocuk hep böyle görmüş, böyle bilmiş hayatı… Sistem derken bunları kastediyorum. Türkiye’deki aile yapısındaki önemli eksikliklerden biri budur. Bir anne-baba gelmiş bana diyorlar ki: “Azmi Bey bizim çocuğumuzun bir iPad sorunu var…” Ya, bu çocuk Apple’a gidip kendi mi aldı bu IPad’i? Her zaman altın kural, “Önce dön kendine bak”.

Bundan 3-4 yıl önce Kanada’dan kuzenimin kızı ve kocası, dört çocuklarıyla birlikte bizim eve geldiler. Türkçe bilmezler… Tam Kanadalı yani, bizleri pek bilmezler. Balkonda oturup sohbet ediyorduk. Kuzenimin kızı döndü ve dedi ki: “Biliyor musun, bizim hafta da bir gün “love-day” (sevgi/aşk günü) var… Niye yalan söyleyeyim kadını yanlış anladım. “Ooo, dedim sen, eşin, şarap, müzik…” Yok canım dedi, öyle değil. Başladı anlatmaya. Haftada bir gün ben, eşim ve dört çocuğumuz sabah kalkar, tulumlarımızı giyer, eldivenlerimizi takar, kovalarımızı, fırçalarımızı, bezlerimizi alır ve tüm evi birlikte temizleriz. Biz birbirimizi seven bir aileyiz ve burası hepimizin evi… Onun için adına “love-day” dedik. Ne diyeyim, darısı bizim ailelerimizin başına. Sorumluluk böyle öğreniliyor. Sevgi böyle yaşanıyor. Neşe böyle geliyor. Aile böyle olunuyor.

  • Bizim bayramlarımız birer ritüel… “Love-Day”e de bir ritüel dersek… İkisini karşılaştırdığımızda ne düşünüyorsunuz?

İkisinin ortak noktası sevgi ve aile bağlarını güçlendirmek. Ancak, “love-day” sanırım biraz daha fazlası… Sorumluk duygusu var bir kere her şeyden önce. Niye hep bunu vurguladım? Çünkü ciddi bir sıkıntı yaşanıyor çocuklarda ve gençlerde bu konuda. Kuzenimin kızı sorumluluğu, “Git, terliğini giy!” le vermiyor. Paylaşarak, model olarak öğretiyor. İçine biraz eğlence de koyarak. Son yıllarda anne-babaların “Bayramda gelmiyor musunuz?” cümlelerini daha sık duyar olduk. Bayramlar giderek büyüklerin duygularını tatmin etmek için kutlanan bir şey olmaya başlandı. Yani yapılması “gereken” bir dizi işlem gibi: “Önce sizinkilere mi gideceğiz, yoksa bizimkilere mi?” Giderek samimiyeti, içtenliği kaybediyoruz. Bir ritüele dönüşüyor olay. Bir günde ziyaretleri yap sonra kaç tatile… İçinde samimiyet, güzel duygular, yakınlık, içtenlik yoksa ziyarete gitmişsin ne olur? Maalesef çocuklar da öğreniyor bu samimiyetsizliği bizden.

  • Hem çocuk yanı canlı tutmak hem de yetişkin yanın eşlik etmesini sağlamak adına okul ne yapmalıdır? Örneğin; meslek seçimi konusunda okulun tutumu ne olmalıdır?

Meslek seçimi diye bir şey var mı, çok şüphedeyim. Bir insanın mesleğini sağlıklı bir şekilde se-çebilmesi için hem kendini hem de mesleği çok iyi tanıması gerekir. Öyle bir yaşta seçiyoruz ki mesleğimizi, her ikisini de bulmak pek mümkün değildir. Hangimiz mesleğimizi hem kendimizi hem de o mesleği tanıyarak seçtik ki… Çoğu zaman mesleğimizi anne-babamızın, arkadaşlarımızın ya da genel anlamda toplumdaki trendlerin yönlendirmeleriyle belirliyoruz.

Burada yeri gelmişken bir noktanın altını çizmek istiyorum. Benim için bir okulun çocuklara verebileceği çok önemli iki şey var: Birincisi, okul çocukları sınava değil hayata hazırlamalıdır. Bakın her yıl binlerce kişi mezun oluyor üniversitelerden. Siz bir de sonrasına bakın. Bakın bakalım bunlardan kaçı yükseliyor, iyi yerlere geliyor. Sonra kendinize sorun bakalım hangi özellikleriyle bu insanlar o pozisyonlara geliyorlar. Türev sorusu nasıl çözülür bilgileriyle mi? İkincisi her şeyden önce çocuklara düşünmeyi öğretmeliyiz. Düşünmek o kadar önemli ki. Maalesef bizler önce ailede sonra okullarda düşünmeyi, merak etmeyi, sorgulamayı, araştırmayı, keşfetmeyi “yasaklıyoruz”. Ana fikir şu: “Sana ne diyorsam onu yap!”. Bu çocuklar hangi mesleği seçerse seçsinler… ne önemi var ki? Merak etmiyor, okumuyor, sorgulamıyor, araştırmıyor, öğrenmiyorlar.

Transaksiyonel analizde “doğal çocuk” dediğimiz yan çok önemlidir. Doğal çocuk bizim yaratıcı yanımızdır. Merak eden, araştıran, keşfeden yanımız. Bir bebekte bile görebilirsiniz bunları. Her tarafa emekler, merak eder, karıştırır, anlamaya çalışır. Biraz büyüyünce kapının dışını merak eder. Daha sonra biraz daha ileride ne olduğunu. Bu merak duygusu, keşfetme arzusu yakında bizi Mars’a oradan da kim bilir nerelere taşıyacak.

Doğal çocuğu kaybettiğimizde tüm bu özellikleri kaybediyoruz. Sorgulamayan, araştırmayan, yeni fikirler üretmeyen, yaşama sevincini kaybetmiş insanlara dönüşüyoruz. Beynimize, ruhumuza format atılıyor. Size öğretirler gökyüzünün mavi, ağacın yeşile boyanacağını. Oysa küçük bir çocuğun umurunda bile değildir bunlar. Sonra bir Picasso gelir ve her şeyi ters yüz eder. Picasso demiş ki: “Bütün çocuklar ressamdır. Mesele büyüyünce de ressam kalabilmesidir.” Çok doğru demiş…

O zaman iki kritik sonuç çıkıyor ortaya: Bir insan özel bir yere gelmek istiyorsa bu hayatta, ne tek başına disiplinle, çalışmayla bunu başarabilir ne de tek başına yaratıcılığıyla. Picasso saatlerce çalışırmış. Mesele bu ikisini yan yana getirmek. Yani, Doğal Çocuğun yaratıcılığı, merak duygusu, araştırma, keşfetme sevdası, enerjisi, yaşama sevinci ve Yetişkin ego-durumunun akılcılığı, sorumluluğu, çalışma disiplini ve gerçekçiliği. Ancak akılla yaratıcılığın bir araya gelmesi bir insanı çok özel noktalara taşıyabilir. Bir okul da bu iki özelliği öğrencilerinde geliştirmelidir. Yani öğrencilere bilgi veren, düşünmeyi, araştırmayı, oturup çalışmayı öğreten bir kurum olmalıdır. Aynı zamanda mutlaka onların yaratıcılığına, merak etmelerine, farklı düşünmelerine izin veren bir kurum olmalıdır.

Röportaj:
Doç. Dr. Azmi Varan
Klinik Psikolog

Doç. Dr. Azmi Varan
Psikoloji Lisans eğitimini İngiltere’de, University of Hull’da yaptıktan sonra, Hacettepe Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji dalında Master ve Doktora eğitimini tamamladı. Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda ve yarı zamanlı olarak Maryland Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Akademisyenliğin yanı sıra uzun yıllar psikoterapistlik yaptı. Halen Koç Üniversitesi İşletme Enstitüsü’nde yarı-zamanlı öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Azmi Varan, şirket eğitimlerinin yanı sıra yöneticilere yaşam danışmanlığı yapmaktadır.