Her evliliğin kendine özgü bir sesi vardır. Bazen sabah mutfaktan yükselen kahkahalar, bazen akşam sofralarında paylaşılan küçük sırlar, bazen de aynı odada otururken duyulan sessizliğin içinde gizlenen bir huzur… Bu sesler, bir evin gerçek ritmini oluşturur. Sadece duvarların değil, kalplerin de nefes aldığı anlar, çiftler arasındaki yakınlığı besler.
Günümüzde hayat sanki hızlanmış bir tren gibi. Hızlı iletişim, hızlı tüketim, hızlı ilişkiler… İnsanlar beklentilerini her geçen gün daha kısa ve yoğun tatminlere göre ayarlıyor. Sosyal medyada bir beğeni, çevrimiçi oyunlarda bir zafer, alışverişte alınan yeni bir eşya… Tüm bunlar kısa süreli keyif yaratsa da çoğu zaman arkalarında derin boşluklar bırakıyor. Öyleyse hazzın anlamını yeniden düşünmekte fayda var gibi görünüyor.
Hazzın Anlamı
Haz, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavramdır. Kimileri için yalnızca cinsellikle, kimileri içinse anlık coşku patlamalarıyla özdeşleştirilir. Oysa haz, insan yaşamının duygusal, zihinsel ve sosyal boyutlarını kapsayan; süreklilik taşıyan, küçük ama anlamlı anların toplamıdır. Basitçe ifade etmek gerekirse haz; ihtiyaçlarımız karşılandığında veya arzuladığımız bir durum gerçekleştiğinde hissettiğimiz hoş duygudur (Karaismailoğlu & Karaismailoğlu, 2024). Açlık hissettiğimizde yemek yemek, susadığımızda su içmek, sevdiğimiz birinin gülümsemesini görmek… Tüm bunlar bize haz verir. Bu yönüyle haz, yalnızca biyolojik ihtiyaçların giderilmesiyle değil, sosyal bağlarımızla da yakından ilişkilidir (Choi et al., 2021; Hanson et al., 2021).
Haz, yalnızca anlık keyif değildir. Daha geniş bir açıdan, haz insanın kendini var etme biçimlerinden biridir. Çocuğun oyun oynarken hissettiği coşku, gencin sevildiğini gördüğünde yaşadığı mutluluk ya da yetişkinin emek verdiği bir işte ulaştığı başarı… Bunların her biri farklı bir haz deneyimine işaret eder. İşte tam da bu çeşitlilik, bizi hazzın türüne dair daha derin bir soruya götürür: Bu haz, bir ihtiyacın karşılanmasından mı doğuyor, yoksa bir arzuya yanıt verdiği için mi ortaya çıkıyor? İhtiyaçlar yaşamın devamı için zorunluyken, arzular çoğu zaman bu zorunlulukların ötesinde, daha kişisel ve sınırsız bir alanda şekillenir. Çocuğun sürekli yeni bir oyuncak istemesi, gencin popülerlik arayışı ya da yetişkinin durmaksızın daha fazlasını elde etme tutkusu… Tüm bunlar, arzunun hazla kurduğu karmaşık ilişkinin örnekleridir. Ne var ki modern dünyada mesele, artık yalnızca arzunun varlığı değil; bu arzuların ve onlara eşlik eden hazların giderek sınırsız bir hal almasıdır.
Haz, ayrıca süre açısından da ikiye ayrılabilir. Kısa süreli haz; çikolata yemek, sosyal medyada beğeni almak ya da alışveriş yapmak gibi hızla gelen ve aynı hızla geçen tatminlerde kendini gösterir. Buna karşılık uzun süreli haz; bir dostluk kurmak, bir çocuğun gelişimine tanıklık etmek ya da emek vererek öğrenilen bir beceride ustalaşmak gibi zaman içinde derinleşen deneyimlerle oluşur. Uzun süreli hazlar daha kalıcıdır çünkü anlam ve bağ kurma ihtiyacımızı besler. Haz deneyimi sırasında dopamin salgılanır; bu nörokimyasal, keyif veren davranışları tekrar etmemizi sağlayan bir tür “ödül sinyali”dir (Choi et al., 2021). Ancak dopaminin işleyişi, özellikle kısa süreli hazlara daha çabuk bağlanmamıza yol açabilir. Tam da bu nedenle çağımızın büyük açmazı ortaya çıkar: anlık keyiflerin cazibesine kapılırken, uzun vadeli doyumu besleyen daha derin hazları gözden kaçırmamız.
Evlilik ve Haz
Evlilik ilişkisi, sadece aynı evde yaşamayı içeren bir arada olmaya dair bir süreç değildir; iki insanın birbirini görmesi, değer vermesi ve yakınlığı yeniden üretmesidir. Güvenle beslenen arzu, özenle korunmuş mahremiyet ve nezaketle taşınan dokunuşları içerir… Evlilikte haz, çoğu kez günlük yaşamın ritmik tekrarlarında gizlidir. Güne aynı anda başlamak, mutfakta omuz omuza bir şeyler hazırlamak, akşamın serinliğinde birlikte yürümek ya da günün sonunda aynı masada buluşmak… Bunlar küçük ama düzenli ritüellerdir. Bu sade alışkanlıklar, çiftin hem bedensel hem de duygusal yakınlığını derinleştirir.
İki insanın yakınlığı üzerine konuşurken bir şekilde mahremiyet ve sınırlar üzerine de konuşmaya başlarız. Tıpkı, haz ve yakınlık gibi mahremiyet de ilişkinin güvenli alanından ve çoğu zaman sıradan anların içinden doğar. Bu yönüyle mahremiyet, sadece bedensel sınırların ifadesi olarak değil; çiftin kendi kurduğu özel bir dünya, hazzın da en çok beslendiği yer olarak düşünülebilir. Evlilik ilişkisinde duygusal mahremiyet de vardır. Birinin zorla kafamıza, duygu dünyamıza, tercihlerimize sızmaya çalışmadan bizimle yakınlık kurabilmesi haz dolu bir deneyimdir. Arzu ise bu ritmin içinde doğal olarak filizlenir. Arzu ve haz, evlilikte birbirini besleyen bir çift gibidir; biri eksildiğinde diğeri de solmaya başlar. Arzu, yalnızca bedensel bir dürtü değildir; eşler arasında kurulan güvenin ve saygının bir yansımasıdır. Güvenli bir cinsel yaşam; çiftin birbirine değer verdiğini, mahremiyete saygı duyduğunu ve partnerinin duygusal sınırlarını koruduğunu gösterir. Bu, çocuklar için de görünmez ama güçlü bir mesajdır. Mahremiyetin ve bireysel arzulara saygının evde korunması, çocukların duygusal güvenliğini de pekiştirir: Anne ve babanın ilişkisi sağlam ve güvenlidir; ev, sadece barınak değil, aynı zamanda duygusal bir güvenli alandır. Nörobilimsel bulgular da güvenli bağlanma ve özerklik destekleyici ebeveynliğin, beynin ödül sistemiyle ilişkili olduğunu bizlere göstermektedir (Choi et al., 2021; Hanson et al., 2021; Clark et al., 2021).
Tüketim Çağında İlişkiler
İçinde yaşadığımız çağ, hızlı tüketimin çağıdır. Bu hız; yalnızca ürünleri değil, ilişkileri ve duyguları da etkileyebilir. Bazı ilişkiler çok hızlı başlar, aynı hızla da sona erebilir; bu durum, çağın temposunun insan bağlarına yansıması olarak düşünülebilir. Sosyal medya, anlık hazların ve kısa süreli heyecanların cazibesini sürekli artırır. Bu ortamda kimi zaman derinleşmek yerine hızla tüketmeye yöneliriz. Aynı hızla başlayan evlilikler de zaman zaman derinleşmeden yorulabilir. Aşırı uyarılara alışmış bireyler, evliliğin doğal ritmini sürdürmekte zorlanabilir. Böyle durumlarda, duygusal ya da bedensel yakınlık “yeterli gelmiyor” gibi hissedilebilir. Çocuk ise bu hızlı döngünün ortasında, istikrar ve güven arayışına girebilir. Oysa kalıcı bağ; çoğu zaman hızdan değil, yavaşlamaktan doğar.
Evin içinde sevgi yalnızca büyük sözlerde değil, küçük davranışlarda da yaşanır. Eve girerken göz göze gelmek, sofrada birbirine teşekkür etmek ya da günün sonunda on beş dakikalık ekransız bir sohbet paylaşmak… Tüm bunlar, çocuk için “Sevgi burada canlı.” mesajını taşır. Çocuk sevgiyi en çok evin atmosferinde hisseder; anne-babanın birbirine nasıl davrandığı, “Seni seviyorum.” sözü kadar güçlü bir mesaj verir. İşte evlilikte hazzın değeri burada ortaya çıkar. Haz, sadece büyük anlarda ya da fiziksel yakınlığa dayalı sınırlı bir duygu değildir; küçük, sürekli ve dikkatle korunan anların toplamıdır. Kahvaltı hazırlarken paylaşılan bakışlar, eve gelindiğinde kapıda “Hoş geldin.” demek, yürüyüş sırasında tutulan eller ya da sadece aynı odada sessizce oturabilme rahatlığı… Bunların her biri, evlilikte güvenin, yakınlığın ve duygusal bağın görünür hâlidir. Haz kaybolduğunda, ev sadece duvarlar arasında sessiz kalan bir yapı olur ama yeniden hatırlandığında, aynı ev sevginin nefes aldığı bir yuvaya dönüşebilir.
Tüketim çağı, bizlerden sahip olduğumuz her şeyi hızlıca tüketmemizi talep ediyor adeta. İlişkiler de ilişkilerden alınan hazlar da bu tüketim ve eksilmeye direnmek zorunda. Çünkü haz eksilirse, sessiz kalır ilişkiler. Önce küçük sessizlikler başlar evin içinde, sonra hazzı ortaya çıkaran şeyler yavaş yavaş yitirilir ilişkide. Sohbetler azalır, tebessümler kaybolur, dokunuşlar unutulur. Sonra bu sessizlik, evin ruhunu tüketmeye başlar. Çocuk bu boşluğu çok hızlı fark eder çünkü ilişkinin en yakın takipçisidir. Elindeki oyuncağıyla evin içinde koştururken evin içinde canlandırmaya çalıştığı şeyler vardır. Ancak tüketim çağının yetişkinleri olan anne baba kendi telefonlarına gömüldüyse, posta kutusu önünde iş sonrası mesaideyse ne yazık ki bu canlandırıcı teması göz ardı edebilir. Bu sahne, bazı ailelerin günlük yaşamına dair küçük ama anlamlı bir kesittir. Hızlı tempo, yetişkinlerin dikkatini dağıtabilir ve çocuklar bu dalgalanmayı sezebilir; bu da onların güven duygusunu etkileyebilir. Ebeveynler arasındaki bu kopuklukları doldurmak gayesiyle çocuk, değişmeye başlar. Böyle bir süreçte çocuğun talepleri artıp doyumsuzluğu çoğalabilir. Çünkü çocuk evde bulamadığını, hissettiği ilişkisel yokluğu tepkileriyle yansıtmak ister. Bu tepkiler çoğu zaman tüketime yönelik olabilir: Daha çok oyuncak, daha çok sosyal medya, daha çok ve kısa süreli hazlar… Kısa süreli hazlar birkaç dakikalık rahatlama sağlayabilir fakat doyumun asıl kaynağı, çoğu zaman evin atmosferinde ortaya çıkar. Çocuk için gerçek güven, oyuncağın kalıcılığında değil; anne-babanın birbirine tebessümle bakışında ve birlikte geçirilen o sade, dikkatli anlarda şekillenir. Belki de hatırlamamız gereken şey şudur: Mutluluk, hızlı tüketilen anlarda değil; yavaşlanan, dinlenilen ve gerçekten paylaşılan zamanlarda büyür.
Doyumsuz Çocuk
Evin içindeki duygusal iklimi en hızlı algılayan kişinin çoğu zaman çocuk olduğundan söz etmiştik. Çocuğun evde hissettiği her şey, kelimelerden çok atmosferle aktarılır. Kahkaha azaldığında, sessizlik çoğaldığında, o küçük gözler sadece bakmaz; evin havasını içselleştirir. İçinde açıklanamayan bir boşluk büyür: Ne oyuncaklar ne ekranlar ne de bitmeyen istekler bu boşluğu tamamen doldurabilir.
Çocuğun doyumsuzluğu, ebeveynin haz deneyiminden bağımsız değildir. Evdeki küçük anlar -sessiz sohbetler, kısa dokunuşlar, birlikte geçirilen gündelik alışkanlıklar- çocuğun güven ve aidiyet duygusunun köklerini besler. Bunlar eksik olduğunda, boşluk ve kaygı farklı nesnelere yansır; tatmin olamamanın yankısı oyuncaklarda, ekranlarda veya bitmeyen isteklerde somutlaşır. Doyumsuzluk, sadece talepkârlık değildir; evde kaybolan sıcaklığın, eksilen küçük ritüellerin ve anne-baba arasındaki kaybedilen hazzın görünmez izidir. Doyumsuzluk; çocuğun iç dünyasında sessizliğin uzaması, sohbetlerin azalması ve kaybolan tebessümlerin yankısıdır.
Araştırmalar, çocukların erken dönemde deneyimledikleri ya da gözlemledikleri aile içi sıcaklık ve duygusal güven ortamının, ilerleyen yaşamda hem romantik ilişkilerinde hem de sosyal bağlarında güveni ve empatiyi desteklediğini göstermektedir. Güvenli bağlanma kuramı, çocuklukta oluşan bağlanma modellerinin yetişkinlikteki romantik ilişki stillerine aktarıldığını ortaya koyarken (Hazan & Shaver, 1987; Sroufe et al., 2005), ebeveynler arası çatışma ve duygusal güvenliğin zedelenmesi üzerine yapılan araştırmalar da bu sürecin çocukların ilerideki uyum ve ilişki kalitesini etkilediğini göstermektedir (Davies & Cummings, 1994). Ayrıca ebeveyn sıcaklığının ve duygusal uyumun çocukların empati ve sosyal-duygusal becerilerinin gelişiminde önemli rol oynadığı da vurgulanmaktadır (Gottman, 2011; Moran et al., 2017).
“Evim sessiz ve boş… Bir şeyler alsam da içimdeki boşluk hâlâ dolmuyor. Belki birileri beni gerçekten fark etse…”
Ergenlik döneminde ise doyumsuzluk farklı biçimlerde görünse de kökü aynıdır: evde eksilen haz ve sıcaklık. Artık çocuğun çabası sadece oyuncaklar veya oyunlarla sınırlı değildir; arkadaş gruplarında sürekli onay arar, sosyal medyada görünür olmaya çalışır, paylaşımlarına gelen tepkilerle kendini ölçer. Her beğeni kısa bir rahatlama sağlar ama boşluk hızla geri gelir. Bu süreçte ergen, içsel boşluğunu sürekli olarak dış dünyaya taşır. Cesur mesajlar, paylaşımlar, popülerlik çabaları… Hepsi, kaybolan ev içi sıcaklığın telafisi gibidir. Bir yandan bağımsızlık ve kimlik arayışı içindedir, diğer yandan evdeki eksiklikleri farklı şekillerde doldurmaya çalışır. Doyumsuzluk, sadece bir talep değil; ergenin değerli hissedilme, görülme ve güvenle bağlanma ihtiyacının dışa vurumudur.
Çocuğun doyumsuzluğunu azaltmanın yolu, onun taleplerini sınırlamaktan çok, evin içindeki sıcaklığı artırmaktır. Ailece oluşturulan küçük gelenekler— haftada bir yapılan yürüyüş, birlikte içilen kahve, kısa sohbetler — çocuğun içindeki boşluğu dolduran görünmez bağlardır. Çocuğun sürekli onay aramasının ardında çoğu zaman “Benimle ilgilenin.” çağrısı vardır. Göz göze gelmek, yanında olduğunuzu hissettirmek, onun güven duygusunu pekiştirir. Sessizliği kırmak bazen küçücük şeylerle bile mümkündür. Günün sonunda “Bugün seni en çok ne mutlu etti?” diye sormak, televizyondan önce kısa bir sohbet açmak ya da birbirine teşekkür etmek… Bunlar hem eşler arasındaki bağı tazeler hem de çocuk için güçlü bir güven mesajı taşır.
Bitirirken…
Haz, bir evliliğin nefesidir. Bu nefes tükendiğinde, ilişki soluklanır; hayat bir birliktelik değil, yan yana varoluşa dönüşür. Sessizlik yalnızca iki yetişkini değil, çocuğu da etkiler. Bazen kırgınlıkların üstüne örtülmüş bir örtüdür, bazen de “Nasılsa anlamaz.” diye suskun kalınan cümlelerin yankısıdır. Çiftler kırılganlıklarını ifade etmekten kaçındığında, evin duvarları ağırlaşır. Oysa duyguları dile getirmek, anlaşılmayı seçmek, yakınlığı yeniden doğurur. Çocuk için de bu çok önemlidir çünkü anne-babasının birbirini gerçekten duyduğunu gördüğünde, kendisinin de duyulabileceğine inanır.
Çocuk; sadece sevildiğini değil, sevginin yaşandığını görmek ister. Hazdan yoksun bir ev, çocuğun içini dolduramaz; doyumsuzlukla örülmüş taleplerin yankılanmasına neden olur. Ne zaman ki iki insan yeniden gülümsemeyi hatırladığında, göz göze geldiğinde, hayat yeniden içeri akar. Bu sıcaklık duvarları değil, çocukların kalbini ısıtır. O zaman çocuk talepkâr değil, huzurlu; savrulan değil, kök salmış bir birey olur.
Evin ikliminin değişimi büyük jestlerde değil, küçük ve düzenli dokunuşlarda gizlidir. Eve girerken göz göze gelmek, ekransız anlar, mutfakta omza konan bir el, kanepede birbirine değen diz… Küçük ritüeller, “Sen benim için önceliklisin.” mesajını taşır. Haftalık küçük buluşmalar, akşam yürüyüşleri veya ayda bir kısa kaçamaklar “biz” duygusunu takvime işler.
Her ilişki, başlangıçta yoğun bir coşku ile başlar. Fakat zamanla bu yoğunluk azalır. Bu, kabul edilmesi gereken önemli bir şeydir. İlişkide kopuşların önüne geçmek için ihtiyaç olan şey daha çok uyarıcı değil, küçük anları yeniden değerli kılmak, merakı ve nezaketi tazelemektir. Hazzın hızla tüketildiği evliliklerde sohbetler listelere, hayat bir yapılacaklar dizisine dönüşür. Yakınlık, oyun duygusunu yitirdiğinde ilişki de nefes alamaz.
Yazan:
Leyla Vural
Psikolojik Danışman
Kaynakça
Choi, J., Jeong, B., Polcari, A., Rohan, M. L., Teicher, M. H., & Kim, S. (2021). Attachment security and striatal functional connectivity. Developmental Cognitive Neuroscience, 47, 100896.
Clark, C. A. C., Martinez, M. M., & Bush, N. R. (2021). Parent–child emotional availability and neurobiological implications: A review of research. Frontiers in Psychology, 12, 839111.
Davies, P. T., & Cummings, E. M. (1994). Marital conflict and child adjustment: An emotional security hypothesis. Psychological Bulletin, 116(3), 387–411.
Emery, R. E. (1999). Marriage, divorce, and children’s adjustment. SAGE.
Gottman, J. M. (2011). The science of trust: Emotional attunement for couples. New York, NY: W. W. Norton & Company.
Hanson, J. L., Knodt, A. R., Brigidi, B. D., & Hariri, A. R. (2021). Impact of early life stress on reward circuit function and regulation. Frontiers in Psychiatry, 12, 744690.
Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.
Karaismailoğlu, S., & Karaismailoğlu, M. A. (2024). Kalk Bi Dopamin Demle: Vakti Olmayanlar İçin Sinirbilim. Ortapia Yayınları.
Moran, K. M., Turiano, N. A., & Mroczek, D. K. (2017). Parental warmth during childhood predicts coping and well-being in adulthood. Journal of Adult Development, 24(2), 107–114.
Schnarch, D. (2009). Intimacy & desire: Awaken the passion in your relationship. Beaufort Books.
