Bağlanma kuramı, insan gelişiminin en temel yapı taşlarından biri olarak, çocukluktan yetişkinliğe uzanan duygusal yolculuğumuzu şekillendiriyor. Bu konuda Türkiye’de öncü çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Nebi Sümer ile bir araya geldik. Kendisiyle bağlanma kuramının bireysel ve toplumsal yaşamdaki yansımalarını, güvenli ilişkilerin psikolojik temellerini ve yetişkinlikte bağlanmanın izlerini konuştuk.
- Erken çocukluk döneminde aile içinde kurulan bağlanma biçimleri; bireyin çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde nasıl değişir?
Erken dönemde bağlanmanın ilk ve önemli unsuru yakınlık kurmaktır. Çocuk; onu büyütenlere, dünyaya ve kendisine ilişkin inançlar geliştirip kendini fark etmeyi ve anlamayı öğrenince yakınlığın sembolik aktarımı başlar. Yani, bağlanma biçimini aktarır. Örneğin akranlarıyla kurduğu yakınlık da karşılıklı bağlanmayı içerir. İlerleyen yaşlarda romantik ilişkilerdeki yakınlıklar da ilk karşılıklı bağlanma biçimlerine benzer olur.
Bağlanmanın ikinci unsuru ise “güvenli sığınak” dediğimiz aile yani onu büyütenlerdir. Aile; çocuğun stres regülasyonu yapabilmesini, keşif yapmasını, tehditlere karşı güvende hissetmesini sağlar. Örneğin, birey hastalandığında ya da başına bir sorun geldiğinde yetişkin bile olsa anne ve babasına dönebilir, ebeveynin güvenli sığınak işlevi devam eder.
Dolayısıyla aile ilişkileri erken dönemde ne kadar sağlıklı ve ne kadar güvenliyse, başkalarıyla kurulan ilişkiye o şekilde aktarılır. Erken dönemde kurulan yakın ilişkiler, çocuğun “ben değerliyim”, “başkalarına güvenebilirim” ve “ben sevilebilirim” inançlarını şekillendirir. Çocuk bu inançları içselleştirip genellediğinde, sonraki ilişkilerinde de benzer bir tutum geliştirir. Başkalarına güvenme, başkalarıyla iyi ilişki kurma, ilişkiyi doğru başlatma, sürdürme ve gerektiğinde sonlandırma gibi becerileri yürütebilme kapasitesi erken dönem ilişkilerine bağlıdır. Çok sayıda araştırma, erken dönemde iyi bir başlangıç yapmanın önemli bir öz kaynak oluşturduğunu göstermektedir. Erken dönemde bize bakım verenlerin gözünden dünyaya bakmayı ve kendimizi tanımayı öğreniriz. Başkasının bize ilişkin sözel olan ve olmayan davranış ve tutumlarının ortalaması zamanla kim olduğumuza ilişkin “kendimizle ilgili” fikir verir. Kendimize ilişkin başkalarından yansıyan bu fikirler, inanışlar zamanla benliğimizi oluşturur. Bu da bizim kendimizi nasıl hissettiğimizle, yani öz saygı düzeyimizle ilişkilidir. Çocuğun erken dönemdeki “iyi ben” algısının bakım veren tarafından sağlıklı aktarılması ve çocuğun bunu içselleştirmiş olması önemlidir. Zaman içinde benlik olumsuz deneyimlerle dalgalansa da güvenli bağlanmaya dayalı olarak gelişmiş öz saygı sayesinde çocuk içsel olarak güvende hissedecektir.
Orta çocukluk döneminde (okul çağlarında) bilişsel gelişim çok hızlı olur. Bilişsel gelişim arttıkça, çocuk annesinin babasının koşulsuz sevgisini sembolik olarak taşımaya başlar. Dolayısıyla başkalarıyla yakınlaşmaktan da korkmaz. Annelere-babalara belki söylenebilecek önemli bir mesaj; çocuğun arkadaşlarının olması, aileden uzaklaşması, eskisi kadar ebeveynine düşkün olmaması ebeveynler tarafından kopma, uzaklaşma gibi algılansa da, aslında onların sevinmesi gereken bir durumdur. Çocuğun sağlıklı bir şekilde başkalarıyla ilişki kurabilmesi gelişimsel olarak önemli bir aşamadır.
“Bağlanma; beşikten ölüme kadar süren ve değişebilen bir yapıya sahiptir.”
“Bağlanma güvenli olduğunda çocuk kendini değerli, sevilmeye layık hisseder.”
- Güvensiz ya da kaygılı bağlanan bir çocuğun büyüdükçe daha sağlıklı bir bağlanma geliştirmesi mümkün müdür?
Bağlanma ile ilgili araştırmalara baktığımızda, sürekliliğin değişimden önce geldiği görülmektedir. Ancak, kiminle ilişki kurulduğuna ve ilişkinin bağlamına göre bağlanma, zamanla şekil değiştirebilir de. Güvenli bağlananların zaman içinde çok fazla güvensiz bağlanma örüntüsü göstermediği ununla birlikte bazı güvensiz bağlananların, özellikle kaygılı bağlanan kişilerin güvenli bir partner bulduklarında, onların kaygılı özelliklerini aktive etmeyecek yaşantılar içinde olabilecekleri için güvenli bağlanma gösterebildiği görülmüştür. Bununla birlikte, bağlanmayı sadece kategorilere ayırarak düşünmek yanıltıcıdır.
Güvenli bağın kurulması kaçıngan (ya da kaçınan) bağlanan bireyler için daha zordur. Kaygılı bağlanan bireylerin başkalarına dair düşünceleri genellikle daha olumlu olduğu için ilişkilerinde güven sağlayıcı bir ortam bulduklarında kaygılı özellikleri daha görünmez hâle gelir. Ancak travma ya da kriz anlarında eski bağlanma örüntüleri tekrar ortaya çıkabilir. Bu nedenle aile sisteminde kaygılı bağlanmayı tetikleyecek unsurların olmaması gerekir. Çocuğa karşı sürekli şüphe duymak ya da çocuğun yalan söylediğine dair imalarda bulunmak kaygılı bağlanmaya zemin oluşturabilir.
Koşulsuz sevgi ani çocuğun bireysel farklılıklarının olduğu gibi kabul edilmesi ve her koşulda değerli olduğunun hissettirilmesi çok önemlidir. Erken dönemde bakım verenin; şüphe, kuşku, suçlama, korkutma veya niyet okuma gibi yaklaşımları baskınsa, güvensiz bağlanma ihtimali artar. Çocuk bu durumda “Ben ne söylersem başkası ne düşünür?” fikrini geliştirmeye başlar.
- Bağlanma denince akla ilk anne-çocuk ilişkisi geliyor. Peki, babaların bu süreçte bir rolü var mıdır? Varsa bu rolün önemi nedir?
Bağlanma denince genellikle anne akla gelse de babaların rolü de oldukça önemlidir. Erken dönemde bakım veren kişi kimse, çocuk ilk onunla bağ kurar. Bu genellikle anne olsa da baba da erken dönemde aktif rol alırsa çocukla güçlü bir bağ geliştirebilir. Özellikle 3 yaş civarında baba-çocuk ilişkisi oyun ve etkileşimle daha görünür hale gelir.
Babanın varlığı, sadece çocuk için değil babanın ruh sağlığı açısından da destekleyicidir. Araştırmalar, çocuklarına bakım veren babaların daha yüksek psikolojik esnekliğe sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca baba-kız ilişkisi, kız çocuklarının duygusal gelişimi ve risklerden korunması açısından kritik bir öneme sahiptir. Babalarerken çocukluktan itibaren çocuk bakım pratiklerine aktif şekilde katıldıklarında, çocuklarıyla sağlıklı yakın iletişim kurduklarında, çocuğun güvenli bağlanma geliştirmesine büyük bir katkı sağlarlar.
Anne-baba arasındaki ilişki de çocuğun bağlanma biçimini etkiler. Ebeveynler arasında sevgi ve saygı varsa bu durum çocuk için güvenli bir ortam yaratır. Ailece vakit geçirmek, özellikle akşam yemekleri, hafta sonu kahvaltıları, birlikte yapılan organizasyonlar bağlanmayı ve iletişimi güçlendirir.
Bir bebek veya küçük bir çocuk için bağlanma, tıpkı vahşi doğada olduğu gibi, kimin kendisini en iyi koruyacağı sorusuna verilen otomatik bir yanıttır. Bebek/çocuk tehlike anında içgüdüsel olarak önceliği annesine (veya en güvenilir, en çok ilgilenen kişiye) verir. Aslında mesele kimin resmi ebeveyn olduğu değil; çocuk kiminle gerçekten kaliteli zaman geçiriyor, kim onu koşulsuz önemsiyor ve kim ona zor anlarda hemen koşup geliyorsa o kişiyi beyninde “güvenilir kahraman” listesinin başına koyuyor demektir. Bu kahraman tek bir kişi olabileceği gibi çocuğun ihtiyacına göre birden fazla kişi de olabilir.
“Evde akşam yemeklerini birlikte yemek, aile içindeki bağlanmayı güçlendiren önemli bir ritüeldir.”
- Anne ve babanın dışında aile büyükleri, öğretmenler, bakıcılar ya da arkadaşlar gibi diğer kişilerin bağlanma sürecindeki rolü nedir?
Çocuğun bağlanması sadece anne ve babayla sınırlı değildir. Bağlanma bir hiyerarşi içinde gelişir. Bizim kültürümüzde bu sistemin içinde büyükanne, büyükbaba gibi diğer bakım verenler de önemli bir yer tutar. Erken çocukluk döneminden sonra, çocuk bağ kurma biçimini başkalarına da aktarmaya başlar. Bu noktada ikincil figürler; öğretmenler, büyükanneler, büyükbabalar daha belirleyici hâle gelir. Örneğin, kaygılı bağlanma eğilimi olan bir çocuk; annesinin peşinden ayrılmakta zorlandığı gibi okulda da öğretmenine yoğun şekilde bağlanabilir. Böylece erken dönemdeki bağlanma örüntüsü, öğretmeniyle kurduğu ilişkide de benzer biçimde kendini gösterir.
Bizim en büyük avantajımız, aile merkezli bir toplum olmamızdır. Aile kavramına verilen değer ve büyüklerin destekleyici rolü, kültürel açıdan büyük bir güçtür. Bu nedenle Türkiye’deki bağlanma hiyerarşisinde büyükanneler ve büyükbabalar, aile büyükleri çok önemli bir yere sahiptir.
Öğretmen de kritik bir bağlanma figürüdür. Çocuğun güven duyduğu, bilgi ve destek aldığı kişidir. Çocuk okula başladığında öğretmen, onun gün içinde en çok vakit geçirdiği kişi hâline gelir. Anaokulundan ilkokula geçişte, yani ilk ayrılık ve kopuş dönemlerinde çocuk, öğretmenine de kendi bağlanma biçimini yansıtır. Bu nedenle her gelişim aşamasında öğretmenin varlığı, çocuğun duygusal güvenliği açısından son derece önemlidir. Bilgi aktarımının çok hızlı olduğu ortaokulda, ergenlik yıllarında aileden kopma çok normaldir. Orada güvenebileceği yetişkin, öğretmen olmaya başlar. O yüzden öğretmenlerin bir bağlanma kişisi olarak rolü çok önemlidir. Öğretmen; profesyonelliğini, bilgi aktarımını, gerekli olan mesafeli duruşunu kaybetmeden güven vererek bağlanmayı destekleyen kişi olur.
- Anne-babalar da bir anne babanın çocuğuydu ve onlar da kendi ebeveynlerinden bağlanma biçimlerini duygusal miras olarak aldılar. Anne-babaların bağlanma biçimleri kendi ebeveynlik tutumlarına nasıl yansır?
Bağlanma biçimleri kuşaktan kuşağa aktarılabilmektedir. Ancak bu aktarım mutlak değildir. Özellikle kendi anne-babasıyla çok güvensiz, bizim korkulu bağlanma dediğimiz şekilde, bağlanan ebeveynlerin; bunun farkına vararak bilinçli bir değişimle güvenli bağlanan anne-babalar olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Bağlanma şekli dönüşen anne-babalar “Ben bunu yaşadım, fark ettim ve çocuğuma yaşatmayacağım.” diyebilirler. Kapsamlı bir TÜBİTAK projesinde, anne-babaların hem kendi anne-babalarına hem de kendi çocuklarına nasıl davrandıklarını ve kuşaklar arası aktarımı inceledik. Araştırma, Türkiye’de ebeveynlerin sıcaklık ve yakınlık gösterme düzeyinin kuşaklar arasında arttığını ortaya koydu; özellikle babaların, kendi babalarından gördüklerinden çok daha fazla sıcaklık ve yakınlık gösteren bir yaklaşım sergiledikleri sonucunu gördük. Tabii değişmeyen şeyler de var.
Psikolojik kontrol, çocuğun ne hissetmesi veya ne düşünmesi gerektiğini ebeveynin doğrudan veya dolaylı olarak yönlendirmesi anlamına gelir. Suçluluk hissettirme, utandırma, aşırı azarlama, sözünü kesme, eleştirme gibi davranışlar bu kapsamdadır ve kuşaklar arasında aktarılır. Bu tutumlar, çocuğun özerklik duygusuna zarar verir. Ebeveynler, kendi anne-babalarından gördükleri davranışı doğrudan tekrarlamayabilir ancak psikolojik kontrol örüntüsü genellikle örtük şekilde devam eder. Eskiden fiziksel ceza yaygınken şimdi ise psikolojik cezalar daha sık görülüyor. Suçlama, küsme veya yüzüne bakmama gibi davranışlar çocuğun ruhsal olarak baskı hissetmesine yol açabilir; bu da öz saygıyı zedeleyerek kendine güvenin azalmasına, kaygının ve “yapamam”, “yetersizim” gibi düşüncelerin artmasına neden olabilir.
Psikolojik kontrol uygulayan ebeveyn, çocuğa “Sen yetersizsin, benim sana ne yapman gerektiğini söylemem gerekiyor.” mesajı verir. Bu durum, güvensiz bağlanma ile ilişkilidir.
En basit şekilde söylemek gerekirse psikolojik kontrol, çocuğun ne hissedeceğini ve ne düşüneceğini ebeveynin belirlemesidir. Bu ebeveynlik tarzı, özellikle 14-17 yaş arası ergenlik döneminde tehlikelidir; bu dönemde özerklik desteği sağlamak ve psikolojik kontrolden kaçınmak kritik öneme sahiptir. Kendi kararlarını alabilen, kendi hayatının direksiyonunda olan çocuklar, gelişimin en temel hedefidir. Psikolojik kontrol ise bu özerkliği ciddi şekilde zedeler.
“Psikolojik kontrol, çocuğun özerklik gelişimini zedeler.”
- Çocuk ve gençlerde yoğun bir sosyal medya kullanımı ile karşılaşıyoruz. Bu kullanım üzerine size sormak isteriz: Günümüzde çocuk ve gençler kime, neye bağlanıyor?
Sanal bağımlılık ve sanal figürlerin devreye girmesi son yıllarda karşılaştığımız yeni bir gündem ve çocuklar için inanılmaz bir risk faktörü. Günde üç saatten fazla sosyal medyada zaman geçiren çocuklar; yaşlarından bağımsız olarak ciddi bağımlılık riskiyle karşı karşıyadırlar. Bu kullanım; dikkat kapasitelerinden, zihinsel odaklanma fonksiyonlarından tutun da ilişki geliştirmeye ve sürdürmeye kadar her şey için risk oluşturur. Gelişim döneminde olan çocuk; kiminle nasıl konuşacağını, nasıl söze gireceğini, nasıl sohbet devam ettireceğini pratikle ve deneyimle öğrenir. Bu bisiklet sürmek gibidir. Bu deneyimleri yaşamadan sosyal medyada olan çocuk, kritik dönemde öğrenilmesi gereken ilişkisel kuralları öğrenemeyebilir. Örneğin, ses tonunu ayarlayamayabilir, bağırarak konuşabilir. Özellikle 10-11 yaşında sosyal medyaya, oyunlara girmiş, odasına kapanmışsa kritik dönemde geliştirmesi gereken becerileri geliştirememiş olur. Sosyal gelişim ve duygusal gelişim bakımından kritik aşamayı atlamış olur. Bu telafi edilemeyen, tekrar öğretilemeyen bir sürece dönüşebilir. İletişimi nasıl başlatacağını, başkalarıyla nasıl konuşacağını öğrenemeyen bir çocuğun bu becerileri 20 yaşında öğrenmesi zordur. Örneğin, kuşların ötmeyi öğrenmesi için bir zamanı vardır. O zamanda ötme sesine maruz kaldıklarında aynı sesi çıkartabilirler ve iki gün içinde o sesi tekrarlayabilirler. Tam ötmeyi öğrenecekleri kritik dönemde kuşların kulaklarını üç gün kapattığınızda bir daha ötmeyi öğrenemezler. Kritik dönemde çocuğun kazanması gereken becerilerini, yapması gereken görevlerini bırakıp ilgisini sosyal medyaya aktarması büyük bir risk faktörüdür. Sosyal medya kullanımının avantajları da var. Bunu da söylemeden geçmek istemem. Kendisini anlatmakta zorlanan bir birey; sosyal medya üzerinden anlatabilir. Arkadaşlığını sürdürebilir. Bu da sosyal medyanın bir avantajıdır. Dolayısıyla, yasaklamacı bir anlayış doğru bir yaklaşım değildir.
“Sosyal medya çocuklar için ciddi bir risk faktörüdür.”
- Zorlu deneyimler bağlanma biçimlerini nasıl etkiler? Zorlu olaylarla karşılaşıldığında çocuk ve yetişkinler için bu destekler nasıl farklılaşır?
Aslında bağlanma kuramının özü; ayrılık ve yoksunluğa dayalıdır. Çocuklar için ebeveynlerden ayrılmak her zaman büyük bir travmadır. Bu ayrılık, özellikle çocukluğun erken döneminde gerçekleşmişse daha risklidir. Erken dönemde çocuğun hayatta kalmak için yetişkin bakımına muhtaç olması sebebiyle en erken dönem en riskli dönemdir. Eğer baba, büyükanne, büyükbaba gibi diğer bakım veren kişiler varsa bu risk azalabilir. Bakım veren sabit biri olmadığı takdirde çocuk için büyük bir risk söz konusudur.
Erken dönemde güvenli bağlanamayan, kaçınan ve kaygılı bağlanan çocuklarda özellikle de kaygılı bağlanan çocuklarda benzer travmaların yaşanması risk faktörüdür. Bunu deprem sonrası yapılan araştırmalarda da görürüz. Kaygılı bağlananlarda travma sonrası stres bozukluğu yaşama olasılığının daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu kişiler daha fazla travmatik tepki gösterebilirler. Kaygılı bağlanma aynı zamanda depresyon yatkınlığı açısından bir risk faktörüdür. Kayıp yaşama, yokluk, travma gibi faktörler, depresyon yatkınlığından dolayı kaygılı bağlanan kişilerde daha yüksek risk yaratır. Kaçıngan bağlananlar genelde bunu bastırır, iç dünyalarında yaşarlar ve somatik rahatsızlık gösterebilirler.
Bağlanmanın iki yönü vardır. Bir yönü erken dönem güvenli bağlanmadır. Güvenli bağlanma, daha sonraki dönemlerde krizleri ve travmaları atlatmak için de bir destektir, öz kaynaktır. Diğer yönü ise erken dönem güvensiz bağlanmadır. Olumsuz deneyimlerle birlikte örselenmeye açık olmaya kadar gidebilir. Çok fazla travmatik deneyim yaşayan kişilerde güvensiz bağlanmaya benzer örüntünün çıktığı bilinir. Biz buna “hissedilen güvenlik” ya da “kazanılmış güvenlik” kavramı deriz. Önceden güvensiz bağlanan bir kişi, sağlıklı bir ilişkiyle desteklenir ve/veya terapiyle güvenli bağlanma öğesiyle buluşursa bu “kazanılmış bağlanma” olur. Araştırmalar, kazanılmış güvenli bağlanmayı deneyimleyen kişilerin zor durumlar yaşadığında çabuk dağılabildiklerini gösterir. Bu yüzden, erken dönemde güvenli bağlanmayı deneyimlemek büyük bir avantajdır. Çocukluğun erken döneminde kurulan bağlanma iskelesi yaşam boyu kullanılacak bir temeldir. Herkes için aynı olmayabilir, iniş çıkışı olabilir. Yine de en büyük öz kaynağın oluşmasında erken çocukluk döneminde güvenli bağın kurulmasının önemli olduğuna inanırız. Zorlu deneyimler doğrudan kayıplar ve yas ile de ilgilidir. Kayıp ve yas da bağlanmanın bir dinamiğidir. Bağlanma kuramını anlatılırken kayıp ve yas ile başa çıkmak çok kullanır. Kayıp ve yasla başa çıkarken başkalarının yakınlığı, başkalarının sığınak olarak kullanılması kültüreldir. Bu konuda bizim kültürümüzde destekleyici ritüeller yasla başa çıkmayı kolaylaştırır.
Röportaj:
Prof. Dr. Nebi Sümer
Kaynakça
Bowlby, J. (1969). Bağlanma. Bağlanma ve kayıp: Cilt 1. Kayıp . New York: Temel Kitaplar.
(Bkz. https://turkiyedeebeveynlik.sabanciuniv.edu/).
