“Güç timsali dostlar dövüştüler evvel
birbirlerini ite kaka
saatlerce sürdü hınçları.
Sonra soğukkanlı bir güç
yatıştırdı birbirine denk ruhlarını
barış gelsin, dinsin diye kavgaları.”(Jackson, 2005, s.18)
Çatışma
Uruk kentinin hükümdarı Gılgamış, güçlü ve cesur olduğu kadar acımasızlığıyla da bilinir. Uyguladığı baskılar nedeniyle halk huzursuzdur. Bunun üzerine tanrıça Aruru, Gılgamış’ı dizginlemesi için Enkidu’yu yaratır. Vahşi yönleriyle bilinen Enkidu, Uruk’a gidip Gılgamış’ın karşısına çıkar. Yukarıdaki dizelerde de tasvir edildiği gibi bu ikili; şehrin kapılarını titreten, duvarlarını sarsan bir kavgaya tutuşurlar. Bir süre sonra yorulup da birbirlerinin gücünü kabul ettiklerinde, aralarındaki anlaşmazlık yerini anlayışa bırakır. Birlikte çıktıkları yolculuklarla derinleşen dostlukları, Gılgamış’ı daha adil ve bilge bir hükümdar yaparken Enkidu’ya da uygarlığı ve kahramanlığı öğretir (Adalı, 2008).
Bu destansı şiir, çatışmanın belki de insanlık tarihi kadar eski olduğunu bize hatırlatır. Tarih boyunca doğal kaynakları elde etme, iktidara sahip olma, dinsel, etnik ya da kültürel farklılıklar gibi çeşitli nedenlerle birçok savaş ve güç mücadelesi yaşanmıştır. Bunlar toplumları sarsmış; can kayıpları, fiziksel yıkım, göç, ekonomik kriz ve ruhsal travma gibi zorlayıcı durumları beraberinde getirmiştir. Bazen de acı veren bu yıkımların ardından gelen yapıcı çabalarla barışı sağlamak yeniden mümkün olmuştur. Bunu, onarım ve yeniden yapılanma süreçleri takip etmiştir.
Mercek, insan ilişkilerine çevrildiğinde iki ya da daha fazla kişi arasında ortaya çıkan bir çatışmanın her zaman büyük savaşlarda olduğu gibi yıkıma yol açıp açmadığı sorgulanabilir. Çatışmalar gerçekten de istenmeyen, kaçınılması gereken ve ilişkilere zarar veren durumlar mıdır? Yoksa aynı zamanda dönüşüm ve “yeniden yapılanma” için bir fırsat da sunabilirler mi?
Aslında, Gılgamış ve Enkidu arasında yaşananlar, çatışmanın her zaman olumsuz sonuçlar doğurmadığını gösterir. Çatışabilmek, onların kendilerini daha iyi tanımalarını, birbirlerinden öğrenmelerini ve farklı beceriler edinmelerini sağlamıştır. Gılgamış’ın kibri Enkidu’nun gücünü görmesiyle törpülenmiş; aralarındaki gerilim yakınlık, bağ ve aidiyet tohumlarını atarak iş birliği kurmalarına da zemin hazırlamıştır. Tabii ki burada bahsedilen çatışma ile fiziksel anlamda zarar verme davranışı değil, kişiler arasında yaşanan anlaşmazlık, isteklerin uyuşmaması ve tartışma durumları kastedilmektedir.
İnsan gelişimine bakıldığında, özellikle belli dönemlerde, çatışmanın ya da çatışabilmenin büyüme için önemli olduğu görülür. İlk yıllarda ilk çatışılan kişiler genellikle ebeveynlerdir. Yemek yeme, uyku saati, banyo ve tuvalet alışkanlıkları başlıca çatışma konularıdır. Çocuk, bağımsızlık arzusuyla, neyi ne kadar yiyeceğine, ne zaman uyuyup ne zaman tuvalete gideceğine, banyo yapıp yapmayacağına kendi karar vermek ister. Kendi istekleriyle ebeveynin istekleri uyuşmadığında aralarında bir gerilim yaşanabilir. Bu gerilim, yapıcı bir şekilde yönetildiğinde sağlıklıdır ve birçok becerinin gelişebilmesi için uygun ortam yaratır.
Buradaki işleyişi vücuttaki kas gelişimini açıklayan teorilerden biriyle örneklendirmek mümkündür. Mikrotravma Teorisi’ne göre spora hayatında aktif şekilde yer veren, özellikle ağırlık kaldırma egzersizleri yapan bireylerde kas lifleri uyarılır. Bu uyarılma kaslardaki fiziksel gerilimi artırır ve liflerin küçük hasarlar almasına sebep olur. Sonrasında, vücut bir tamir sürecine girer. Bu onarım ve yenilenme süreciyle, öncekinden daha dirençli lifler oluşur. Böylece kaslar daha dayanıklı hale gelir. Ancak bunun yaşanabilmesi için bir şart vardır: kas yapım sürecinin kas yıkım sürecine baskın gelmesi. Aksi takdirde, kaslardaki aşırı zorlanma sonucu sakatlanmalar yaşanabilir (Bakırcı, 2021; Schoenfeld, 2012).
Ebeveyn ve çocuk bağlamında düşündüğümüzde, bazen ikili arasında yaşanan bu gerilim öfke, hayal kırıklığı, üzüntü ve kaygı gibi zorlayıcı duyguları açığa çıkarabilir -liflerin zorlanmasında olduğu gibi.- Ebeveyn tarafından bu duygular kabul edildiğinde, duyguların ifade edilmesine alan açıldığında ve yapıcı bir tutum sergilendiğinde aradaki anlaşmazlık anlayışa dönüşebilir. Böylece çocuk; ebeveynin tutumunu modelleyerek empati, kendini ve isteklerini ifade edebilme gibi etkili iletişim becerilerini öğrenir; aradaki bağ güçlenir ve rezilyans yani dayanıklılık artar –liflerin onarılması ve yenilenmesinde olduğu gibi.-
Yaş ilerledikçe çatışmaya yol açan konular ve bu çatışma deneyimlerinden edinilen beceriler çeşitlenir. Günümüzde belki de ebeveynler ve çocuklar arasında en sık yaşanan tartışma konularından biri, ekran süresidir. Ebeveynlerin, ekran süresi kısıtlamaları ile ilgili anlaşmazlıklara yapıcı bir şekilde yaklaşması, çocukların ebeveynler tarafından konulan sınırları tanımalarına, bu sınırların nedenlerini anlamalarına ve uzlaşma becerileri kazanmalarına olanak tanır. Bu konuda yapıcı bir yaklaşım belki şu şekilde duyulabilir: “Bu oyunu çok sevdiğini biliyorum. Oynamaya devam etmek istediğini ve üzüldüğünü görüyorum. Fakat birlikte belirlediğimiz ekran süresi kuralına uyman gerekiyor. Belki bu kuralı daha sonra tekrar değerlendirebiliriz.” Böyle bir söylem çocuğa isteklerinin görüldüğünü ve duygularının anlaşıldığını hissettirirken bir yandan da sınırları açık bir şekilde çizer ve çocuğu iş birliğine davet eder. Elbette tüm bunların gerçekleşebilmesi için öncelikle -kas liflerinde olduğu gibi- gerilimlerin yaşanabileceğini kabul etmek, bundan kaçınmamak, bunu gelişimin bir parçası olarak görmek ve durumu etkili bir şekilde yönetebilmek gerekir.
Çocuklara farklı konularda sorumluluk bilinci kazandırmaya çalışırken de birçok çatışma yaşanabilir. Bu çatışmalar bazen odasını toplamadığında ya da temiz tutmadığında, eşyalarının takibinde zorlanıp onları bir yerlerde unuttuğunda, ödevlerini zamanında yapmayıp sınavlara yeteri kadar çalışmadığını düşündüğümüzde kendini gösterebilir. Böyle durumlarda ebeveynin beklentisini, suçlayıcı olmadan, kişiliği yerine davranışı üzerinden dile getirmesi önemlidir. Bu sayede çocuk, neyin onaylanıp neyin onaylanmadığı bilgisine sahip olurken belki başta karşı gelse de sorumlulukları konusunda farkındalık geliştirebilir ve zamanını verimli kullanmayı öğrenebilir.
Çatışmaların doruk noktasına ulaştığı gelişim dönemlerinden biri de ergenlik dönemidir. Bu dönemde ergenin artan özerklik ihtiyacı ve duygusal iniş çıkışları ebeveynleriyle sıklıkla karşı karşıya gelmesine neden olabilir. Zaman zaman artan zaman zaman seyrekleşen bu çalkantılı çatışma anları, ergenlik döneminde beklenen bir durumdur. Aradaki anlaşmazlıklar sağlıklı bir şekilde yönetildiğinde, ailede stres düzeyi azalır, ergenin duygu düzenleme becerisi güçlenir, iki taraf da birbirinin bakış açısına saygı duymayı öğrenir ve orta yollar bulunabilir. Tabii ki bu kazanımların elde edilebilmesi için çatışmaların -kas gelişimi için kas yapımının kas yıkımına baskın gelmesi zorunluluğunda olduğu gibi- gereğinden fazla ve yıkıcı olmaması gerekir (“Conflict Management with Pre-teens and Teenagers,” 2024).
Çatışmalar yalnızca ebeveynler ve çocuklar arasında değil, eğer varsa kardeşler arasında da yaşanır. Ebeveynlerin sabrını zaman zaman sınayan bu kardeşler arası gerginlikler, bir oyuncağın paylaşılamaması, kardeşlerden birinin diğerinin eşyasını izinsiz kullanması ya da ekranda izlenecek filme ortaklaşa karar verilememesi gibi sebeplerle ortaya çıkabilir.
Görünürdeki bu anlaşmazlıkların arkasında, ebeveynlerin ilgisini ve kaynaklarını paylaşıyor olmanın yarattığı rekabet, kıskançlık, adalet arayışı ve kişisel sınırları koruma isteği olabilir. Uygun düzeyde ebeveyn rehberliği sağlandığında, kardeşler arası çatışmalar da duyguları fark etme, etkili dinleme, empati kurma ve problem çözme gibi birçok beceriyi geliştirme imkanı sunar. Fakat hem gereğinden fazla ebeveyn müdahalesi hem de ebeveynlerin kardeşler arası çatışmayı görmezden gelip tam anlamıyla geri çekilmeleri çocuklardaki beceri kazanımını zorlaştırabilir. Dolayısıyla, yerinde ve yeteri kadar rehberlik önemlidir.
Çatışmalar aileyle sınırlı kalmaz, arkadaş ilişkilerinde de sıkça gözlemlenir. Çocukların akranlarıyla yaşadıkları çatışmalara yaklaşım biçimleri, daha önceki çatışma deneyimleriyle ilişkilidir. Aile ortamında tartışmaların yapıcı bir şekilde yönetildiğine tanık olan bir çocuk, arkadaş ilişkilerinde ortaya çıkan sorunları çözmeye de daha yatkın ve istekli olur. Çünkü zaman zaman anlaşmazlık yaşamanın normal olduğunu ve taraflar karşılıklı olarak birbirlerini dinleyip anlamaya çalıştıklarında uzlaşma sağlanabildiğini bilir. Çatışmaların sağlıklı doğasını fark etmek, çocuğun sosyal etkileşimlerinde kendi istek ve fikirlerini belirtebilmesini, gerektiğinde tartışabilmesini ve çatışma ihtimalini göze alarak rekabet içeren oyunlara katılabilmesini kolaylaştırır.
Zorbalık
Akranlar arası çatışma söz konusu olduğunda akıllara son yıllarda sıklıkla gündemde olan “zorbalık” kavramı gelebilir. Çatışma ve zorbalık birbirleriyle ilişkili gibi görünse de aslında birbirlerinden oldukça farklıdır. Bu farkları bilmek ve kavramları anlamlarına uygun bir şekilde kullanmak, durumları daha doğru değerlendirebilmeyi sağlar.
Çat-ış-ma, “-ış”, işteşlik ekine sahiptir. İşteşlik eki birden fazla özneninin sadece karşılıklı değil birlikte yaptığı eylemlerde de kullanılır. Diğer bir deyişle, birden fazla öznenin karşılıklı ve/veya birlikte olarak dahil olduğu bir eylemdir. Gılgamış ve Enkidu arasında yaşananlar, bir çatışma olarak nitelendirilebilir. Karşı karşıya gelmişler ve “birbirine denk ruhlarıyla” mücadele etmişlerdir.
Zorbalıkta ise durum farklıdır.
Zorbalık, 1970’li yıllarda İskandinavya’da psikoloji profesörü Dan Olweus tarafından sistematik bir şekilde araştırılmaya başlanmış ve bir çocuğun başka bir çocuk ya da çocuklar tarafından tekrarlı ve süreğen bir şekilde olumsuz davranışlara maruz kalması olarak tanımlanmıştır (Limber, Breivik & Smith, 2023; Olweus, 1994).
Olweus (1994), zorbalıkta görülen olumsuz davranışların kasıtlı olarak bir başkasına zarar verme ya da incitme amacı taşıdığını, ayrıca uygulayan ve maruz kalan arasında bir güç dengesizliğinin (fiziksel güç farkı, yaş farkı, sosyoekonomik farklılıklar, popülerlik vb.) bulunduğunu belirtir. Bu güç dengesizliği, maruz kalanın karşı çıkabilmesini ya da kendini koruyabilmesini engeller. Gılgamış’ın halka uyguladığı baskılar ve kötü muamele zorbalık olarak değerlendirilebilir. İktidarını kullanarak devamlı olarak halkı mağdur eden adaletsiz eylemlerde bulunmuştur. Tüm bunlarla birlikte tekrar düşünüldüğünde, zorbalığın söz konusu olabilmesi için, sergilenen olumsuz davranışların üç kriteri de birden sağlıyor olması gerekir: Birden çok kez yaşanıyor olması (tekrarlayıcılık), bilerek yapılması (kasıtlılık) ve arada asimetrik bir güç ilişkisinin olması (güç dengesizliği).
Zorbalıkta çatışmadan farklı olarak taraflar, herhangi bir kazanım elde etme şansına sahip değildir. Aksine, zorbalığın, hem zorbaca davranışlarda bulunan hem de buna maruz kalan çocuklar için olumsuz etkileri vardır. Bunlardan bazıları; akademik başarıda düşüş, odaklanmada zorluk, yeme alışkanlıklarında değişim, uyku problemleri, baş ya da mide ağrısı gibi fiziksel şikayetler, kaygı ve depresyon olarak sıralanabilir (EDC, CASEL & American Institute for Research, t.y.). Bu nedenle bu durumlar fark edildiğinde dikkate alınmalı ve sağduyuyla hareket edilmelidir.
Küçük yaş gruplarında akranlar arasında yaşanan olumsuz etkileşimleri “zorbalık” kavramıyla tanımlamak yerine, bunları zorlayıcı davranışlar kapsamında ele almak daha sağlıklı bir yaklaşımdır. Çünkü anaokulu ve ilkokul dönemindeki çocukların yaşam deneyimleri sınırlıdır; duygularını düzenleme ve karşılaştıkları durumlarla başa çıkma becerileri henüz yetişkinlerinki kadar gelişmemiştir. Buna karşın, nöroplastisite olarak adlandırılan gelişimsel esneklikleri sayesinde, doğru ve zamanında yapılan müdahalelere hızlı biçimde yanıt verebilirler. Bu nedenle erken çocukluk döneminde “zorba” ya da “mağdur” gibi etiketleyici ifadeler kullanmak, çocukların öğrenme, değişme ve gelişme potansiyelini sınırlayabilir. Bu süreci; çocukların hangi davranışların uygun olup olmadığını ayırt etmeyi öğrendikleri, empati kurma, duyguları tanıma ve sınırları fark etme gibi temel sosyal-duygusal becerileri kazanmaya başladıkları bir gelişim dönemi olarak değerlendirmek daha işlevseldir.
Zorbalık davranışlarının ergenlik döneminde artış göstermesi, oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Bu artışta, ergenlik sürecinde yaşanan fiziksel, bilişsel ve sosyal değişimler önemli rol oynar. Hormonlardaki değişimle birlikte ortaya çıkan yoğun duygular, ergenin duygu düzenleme becerilerini zorlayabilir. Buna ek olarak, beynin ön bölgesi olarak bilinen frontal lobun gelişiminin henüz tamamlanmamış olması; dürtüsel davranma, ani kararlar alma ve riskli davranışlara yönelme olasılığını artırır. Bu dönemde sınırları deneme, akran grubu içinde kabul görme ve aidiyet hissetme ihtiyacı da oldukça yüksektir. Ergen, güçlü görünmek, grupta yer edinmek ya da arkadaşlarının onayını almak gibi çeşitli “kazançlar” elde edeceğini düşünerek akran ilişkilerinde olumsuz davranışlar sergileyebilir. Tüm bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda, zorbalık davranışlarını yalnızca sonuçlarıyla değil; altında yatan duygusal ihtiyaçlar ve gelişimsel özellikler bağlamında ele almak büyük önem taşır.
Peki, çocuklar ve ergenlerin çevresindeki yetişkinler olarak zorbalık söz konusu olduğunda duruma nasıl yaklaşılabilir?
Öncelikle, hem zorbaca davranışlarda bulunan hem de buna maruz kalan çocuğa destek olmak önemlidir. Araştırmalar, geçmişte zorbalığa maruz kalan çocukların daha sonra bunun uygulayıcısı olabildiğini, diğer bir deyişle, zorbalık yapabildiklerini göstermiştir (Le Menestrel & Rivara, 2016, s.313; Zych vd., 2019). Zorbaca davranışlarda bulunmanın çocuk için işlevini yani “getirilerini” anlamaya çalışmak, kişisel sınırlar konusunda net olmak, neyi yapıp neyi yapamayacağını çocuğa hatırlatmak, empati becerisini geliştirmesine destek olmak ve etiketleyici olmadan dönüşüm potansiyeline odaklanmak yardımcı olabilir.
Zorbalığa maruz kalan bir çocuk için öncelikli adım, kendisini güvende hissetmesini sağlamaktır. Çocuğa yalnız olmadığı ve karşılaştığı olumsuz davranışların sorumluluğunun kendisine ait olmadığı açık ve net biçimde ifade edilmelidir. Bunun yanı sıra, durumun bir an önce çözüme kavuşabilmesi için birlikte atılabilecek adımların konuşulması; çocuğu pasif bir mağdur konumundan çıkararak sürecin aktif bir parçası haline getirir.
Zorbalık yaşayan çocuklara, kendilerine en iyi gelen yetişkin tutumlarının neler olduğu sorulduğunda; bir yetişkin tarafından gerçekten dinlenmek, zorbalığın sürüp sürmediğinin düzenli olarak takip edilmesi ve ne yapılabileceği konusunda yol gösterilmesi öne çıkan beklentiler arasında yer almaktadır. Buna karşın, zorbalığın görmezden gelinmesi ya da “kendin hallet”, “farklı davransaydın bunlar olmazdı” gibi yalnızlaştırıcı ve suçlayıcı yaklaşımlar, çocukların yaşadıkları zorlayıcı durumu daha da ağırlaştırmaktadır (Akaygün Cüntay, 2025).
Zorbalık yapan ve zorbalığa maruz kalanın dışında bir de yaşananlara tanık olanlar vardır. Genellikle çoğunluğu oluşturan bu gruptaki çocukların kimisi gülerek dolaylı yoldan zorbalık yapanı destekler, kimisi zorbalık yapanın yeni hedefi olma endişesiyle sessiz kalır, kimisi de bir terslik olduğunu fark edip zorbalığa karşı çıkar ve/veya maruz kalanın yanında olur (Akaygün Cüntay, 2024). Tanık olan çocukların tutum ve davranışları, hem zorbalığın sürdürülmesinde hem de maruz kalanın yaşadığı olumsuz etkilerin şiddetinde belirleyici bir role sahiptir. Bu nedenle, çocuklarla zorbalığa ses çıkarmanın -eğer o an bunu yapmak kendileri için güvenliyse-, maruz kalanın yanında olmanın ve bir yetişkine durumu bildirmenin önemi konuşulabilir. Çünkü tanıkların güçlenmesi ve kararlı müdahalesi, zorbalığı sona erdirir (Akaygün Cüntay, 2025).
Yetişkinler olarak hatırlamamızın faydalı olacağı bir diğer konu da duyguların bulaşıcı olmasıdır. Etrafında olup bitenleri dikkatle gözlemleyen çocuklar, ebeveynlerinin hislerini kolayca fark eder ve bundan etkilenirler. Bu nedenle, arkadaş ilişkilerinde yaşadıkları sorunları paylaştıkları zaman ebeveynlerin onları dinleme şekli ve verdiği tepkiler oldukça önemlidir. Duruma yoğun bir kaygı ya da korkuyla yaklaşmak, çocuğun tedirginliğini de artırır. Çocuğun, o esnada onu dinleyen, kapsayan ve ona güven veren bir tutum görmeye ihtiyacı vardır. Bir ebeveyn için, çocuğunun zorbalığa uğrama ihtimalini düşünmek bir hayli rahatsız edici olsa da orada onun için sakin kalabilmek, durumu anlamaya çalışmak ve buna nasıl bir çözüm bulunabileceğini konuşmak, sürecin sağlıklı ilerlemesini sağlar. Ayrıca, fevri davranmadan soğukkanlılıkla hareket edildiğinde çocuklar, gelecekte karşılaştıkları zorlukları ebeveynleriyle paylaşmaya daha istekli olurken, zorlayıcı duygularla baş etmeyi ve problem çözmeyi de ebeveynlerinden modelleyerek öğrenme fırsatı bulurlar.
Günümüzde “zorbalık” kavramının oldukça sık kullanılması anlamının yitirilmesi riskini beraberinde getirir. Çocukların günlük konuşmalarında rahatsız oldukları bir durumu ifade ederken ya da birbirleriyle şakalaşırken “Beni zorbalıyor.” gibi ifadeler kullanmaları ya da haber sayfalarında farklı türden şiddet olaylarının akran zorbalığı olarak yansıtılması bu duruma örnek olarak verilebilir. Akranlar arası yaşanan her şakalaşma, çatışma, anlaşmazlık ya da kavga zorbalık olarak nitelendirildiğinde, bu hem çocukların doğal sosyal etkileşimlerini yanlış yorumlamaya hem de gerçek zorbalık vakalarının gözden kaçmasına ya da müdahale süresinin uzamasına neden olur. Oysa akran zorbalığı kasıtlılık, devamlılık ve güç dengesizliğini içeren daha karmaşık bir süreci temsil eder. Dolayısıyla, önce olayın dinamiğini anlamaya çalışmak, çocukların kendi aralarında kullandıkları iletişim biçimlerini fark etmek, olumsuz durumlar karşısında yaşadıkları öfke, üzüntü, kaygı ya da hayal kırıklığı gibi duygulara alan açmak ve yaşananları doğru değerlendirebilmek büyük önem taşır.
Tüm bunların ışığında, çocukların arkadaş ilişkilerinde zaman zaman yaşadıkları anlaşmazlıkların aslında önemli bir gelişim fırsatı sunduğunu ve çatışma ile zorbalığın birbirinden farklı durumları temsil ettiğini hatırlamak kıymetlidir. Ayrıca, okul ortamında karşılaşılan zorluklarda, tüm tarafları tanıyan ve okul iklimini bilen sistemlere güvenmek, olaya farklı perspektiflerden yaklaşabilmek ve getirilen önerileri duyabilmek sürecin olumlu yönde ilerlemesine katkı sağlar. Olası zorbalık durumları, yetişkinler tarafından yapıcı bir şekilde ele alınabildiğinde kalıcı çözümlere ulaşılır. Bunun yolu da duygulara yer açmaktan, hızlı tepki vermek yerine ihtiyaçları anlamaya çalışmaktan ve beceri gelişimini desteklemekten geçer.
Yazan:
Kübra Demirörs
Uzman Psikolojik Danışman
Kaynakça
Adalı, B. (2008). Gılgamış destanı – Gençler için. Yapı Kredi Yayınları.
Akaygün Cüntay, S. (2025, 23 Ekim). Okulda akran zorbalığını önlemeye yönelik sınıf içi etkinlikler [Webinar]. Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi, İstanbul, Türkiye.
Akaygün Cüntay, S. (2024, 14 Aralık). Sosyal duygusal öğrenme temelinde zorbalığı önlemek [Konferans sunumu]. Türkiye Özel Okullar Derneği Konferansı, İstanbul, Türkiye.
Bakırcı, Ç. M. (2021, 1 Eylül). Kas çalışmanın biyolojisi: Yeni kaslar nasıl oluşur? Evrim Ağacı. Erişim adresi
https://evrimagaci.org/kas-calismanin-biyolojisi-yeni-kaslar-nasil-olusur-10914
Conflict management with pre-teens and teenagers. (2024, 6 Mart). Raising Children Network. Erişim adresi
https://raisingchildren.net.au/teens/communicating-relationships/communicating/confli ct-management-with-teens
EDC, CASEL & American Institute for Research. (t.y.). Social and emotional learning and bullying prevention. Erişim adresi
https://ed.buffalo.edu/content/dam/ed/alberti/docs/Bullying-brief.pdf
Jackson, D. P. (2005). Gılgamış destanı. Arkadaş Yayınevi.
Le Menestrel, S. & Rivara, F. (Ed.). (2016). Preventing bullying through science, policy, and practice. Washington, DC: The National Academies Press. https://doi.org/10.17226/23482
Limber, S., Breivik, K. & Smith, P. K. (2023). Dan Olweus (1931–2020). International Journal of Bullying Prevention, 5(3), 179-180. https://doi.org/10.1007/s42380-021-00096-5
Schoenfeld, B. J. (2012). Does exercise-induced muscle damage play a role in skeletal muscle hypertrophy? The Journal of Strength & Conditioning Research, 26(5),
1441-1453. https://doi.org/10.1519/JSC.0b013e31824f207e
Zych, I., Ttofi, M. M., Llorent, V. J., Farington, D. P., Ribeaud, D. & Eisner, M. P. (2019). A longitudinal study on stability and transitions among bullying roles. Child Development, 91(2), 527-545. https://doi.org/10.1111/cdev.13195
