İnsan gelişiminin her evresi, yıllardır farklı disiplinler tarafından incelenmiş ve anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Her yaş dönemine özgü tutum ve davranış örüntüleri; kuramlar, kitaplar, eğitimler ve sosyal medya içerikleri aracılığıyla karşımıza çıkmaktadır. Kısa videoları izledikçe, “en etkili 10 yöntem” başlıklı listeleri okudukça, çoğu zaman hemen değişebileceğimize dair geçici bir umut hissi oluşur. Ancak bu etki çoğunlukla kalıcı olmaz; gündelik yaşamın akışı içinde duygular yeniden dalgalanır ve bu kez hayal kırıklığı ya da çaresizlik hissi öne çıkabilir.
Çocuklarımızın davranışlarına odaklandığımızda ise sıklıkla kendimizin bugünkü tutumlarımızı, geçmiş deneyimlerimizi ve öğrendiğimiz ilişki biçimlerini gözden kaçırabiliriz. Zaman zaman, bizi zorlayan ya da onaylamadığımız davranışların yalnızca çocuğa ait olduğunu, sadece ondan kaynaklandığını düşünme eğilimindeyizdir. Oysa bu noktada durup şu soruları sormak önemlidir: Yetişkin olarak bizim bu tabloda payımız nedir? Günlük yaşamımız, ilişkilerimiz ve duygusal düzenlememiz çocuğa ne anlatmaktadır? Çocuğun ulaşmasını istediğimiz noktayı, kendi hayatımızda ne kadar görünür kılıyoruz? Davranışların ardındaki anlamı fark etmek ancak bu sorularla yüzleştiğimizde mümkün olur.
Davranışlar, bir canlının çevresiyle etkileşim kurarken hem dışarıdan gözlemlenen eylemlerini hem de bu eylemleri yönlendiren ve içsel süreçlerle değerlendirilen bir bütünü ifade eder. İnsanın kim olduğunu, neye değer verdiğini ve hangi koşullarda nasıl tepki verdiğini davranışları yoluyla anlarız. Bir bakıma davranış, insanın görünür yüzü, kişiliğinin ve deneyimlerinin bir haritasıdır. Davranış; deneyim, kendini gerçekleştirme, özgür irade gibi unsurlarla şekillenir. Aynı zamanda; aileden aktarılan genetik, psikolojik ve hormonel sistemlerle de açıklanır. Aslında davranış bir anlık bir görüntü gibi gözükürken, arka planında birçok sistemin işlediği gözden kaçırılmamalıdır. Davranışlar aslında, bizim çevremizle kurduğumuz ilişkiyi ve iç dünyamızda olup biteni dışa vuran bir pencere gibidir. Adeta ne düşündüğümüzün, nasıl hissettiğimizin ve olaylarla nasıl başa çıktığımızın bir temsili gibidir. Bu perspektif, insanı basit bir mekanizma olarak görmek yerine; karmaşık, değişken ve anlamlı bir varlık olarak kabul etmemizi sağlar. Her davranış, bir işaret, bir mesaj ve bir anlam taşır. İnsan ise bu işaretlerin toplamından oluşan, hem anlaşılabilir hem de keşfedilmeyi bekleyen bir varlıktır.
Peki, benzer durumlar karşısında neden farklı insanlar farklı tepkiler verir? Bunun temelinde her bireyin genetik yapısının, sinir sistemi işleyişinin ve yaşam deneyimlerinin birbirinden farklı olması yatar. Aynı olaya tanık olan iki kişinin bambaşka tepkiler vermesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Bu farklılığı açıklamak için sıklıkla kullanılan modellerden biri A-B-C modelidir. A, kişinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayı temsil eder. B, bu olayın kişi tarafından nasıl algılandığını, hangi düşünce ve inançlarla yorumlandığını ifade eder. Aynı olay karşısında bir kişi “Bu bana yönelik bir saldırı.” diye düşünebilirken, bir diğeri “Bu kişinin kendi öfkesini yansıtması.” şeklinde değerlendirebilir. C ise, bu düşünceler sonucunda ortaya çıkan duygusal, fizyolojik ve davranışsal tepkileri kapsar. B aşamasında geliştirdiğimiz düşünceler ne kadar işlevsel ve gerçekçi ise ortaya çıkan tepkiler de o ölçüde sağlıklı olur. Buna karşılık, katı, genelleyici ya da gerçeklikten uzak düşünceler davranışlara olumsuz şekilde yansıyabilir. Örneğin, yolda yürürken tanımadığımız birinin hakaretine maruz kaldığımızda düşüncemiz “Buna katlanamam, mutlaka karşılık vermeliyim.” olursa, aynı sertlikle yanıt verebiliriz. Ancak “Bu kişinin davranışı bana değil, kendi kontrolsüzlüğüne ait.” şeklinde bir değerlendirme yaparsak, yolumuza devam etmeyi seçebiliriz.
Kısacası olaylardan çok onları nasıl yorumladığımız; ne hissettiğimizi, nasıl davrandığımızı ve ilişkilerimizi hangi yönde şekillendirdiğimizi belirler.
Davranışlarımızın Günlük Yaşama Yansıması
İç dünyamızda hissettiklerimiz, duygularımız, düşüncelerimiz her zaman gerçekçi bir şekilde görünür olmayabilir. Üzüntümüz, sevincimiz, heyecanımız davranışlarımız yoluyla dışa vurulur. Bazen heyecandan daha coşkulu bir ses tonu kullanırız, birisiyle tartıştığımızda sesimiz titreyebilir ya da karşımızdakine sınır koymak istediğimizde bunu davranış olarak mesafe koyma/uzaklaşma olarak yansıtabiliriz. İnsanlarla iletişim içerisindeyken; davranışlarımızda beden dilimizi kullanarak onlara olan ilgimizi ya da mesafemizi hissettirebiliriz. Davranışlar aracılığıyla bizim için önemli olan değerleri ve inançları gösterebiliriz. Örneğin adaletli biri, kendi lehine olacak (ama aslında haksız olduğu) bir durumu dürüst davranarak reddedebilir. Bazen de davranışlarımızın bir kısmı artık alışkanlıklarımıza dönüştüğü için bunları ayırt etmek kolay olmayabilir. Aç olmadığımız hâlde yemek yeme ya da gece yatmadan önce telefona bakarak uyuma gibi davranışlar, zamanla otomatikleşerek davranış kalıplarımız haline gelebilir. Bunlardan bir kısmı bizim için yararlı davranışlar içeren alışkanlıklardır. Davranışlarımız aynı zamanda toplum kurallarına göre uyumlu olduğunda, toplum tarafından kabul edilmemize de yardımcı olabilir.
Davranışlarımız genellikle belirli hedefleri gerçekleştirmek için ortaya çıkabilir. Bu da günlük hayattaki ihtiyaçlarımızı karşılama, riskten kaçınma, ödül elde etme gibi kendisini gösterebilir. Bir kişi farkında olmadan bastırılmış arzularını tatmin etmek, içsel bir çatışmayı çözmek gibi amaçlarla da belli davranışlarda bulunabilir. Eylemlerimiz her zaman hedefe ulaşmak için değil, aynı zamanda içsel çatışmamızı dengelemek, kaygıyı önlemek, stresi yönetmek ve egomuzu korumak gibi amaçlarla da şekillenebilir.
Ailenin Aynası: Çocuklar
Aileler, çocukları ile olan iletişimlerinde az sorun çıkmasını ve çoğu şeyin yolunda gitmesini umarlar. Ancak çocuklarla birlikte yaşamak, her gelişim döneminde ayrı bir ruhsallığa eşlik etmeyi gerektirir. Aileler hem çocuklarıyla zaman geçirerek hem de sınırlar koyarak belli bir dengede kalmayı isterler hatta zaman zaman çocukların bazı davranışlarından yakınırlar. Bu; çocuğun mizacı, duygu durumu ya da davranışlarıyla da ilgili olabilir ya da aileler ilk çocuklarında bu şekilde davranışlara pek rastlamamışlarsa ikinci çocukta bu örüntüleri görmek hoş karşılanmayabilir. Aileler, çoğu zaman evde bizzat tanık olarak çocukta olumsuz davranışları izler kimi zaman ise okul, kurs ya da sosyal çevreden gelen geri bildirimler yoluyla haberdar olurlar. Bu noktada, çocuğun bu davranışlara neden yöneldiğini anlamak büyük önem taşır. Özellikle yoğun bir yaşam temposu, çocuğa yeterli vaktin ayrılamaması ya da zor bir dönemden geçilmesi gibi durumlarda zorlayıcı, yıkıcı, zarar verici davranışlar artabilir: Yalan söyleme, şiddet ve zorbalık, bağımlılıklar ve izinsiz alma davranışları aniden ya da artan şekilde karşımıza çıkabilir.
Çocuklar, ailenin en güçlü aynasıdır. Evdeki yetişkinlerin duyguları çocuklar tarafından adeta bir sünger gibi emilir; anne babanın tepkileri, tutumları ve ilişki kurma biçimleri dikkatle gözlemlenir. Bazen de en hazırlıksız anlarımızda, çocuğumuzun davranışlarında kendimizle yüzleştiğimizi fark ederiz.
Günümüzde psikoloji ve pedagojinin daha erişilebilir hale gelmesiyle birlikte ebeveynler çocuklarına nasıl davrandıklarına, ne söylediklerine daha fazla dikkat etmektedir. Ancak mesele yalnızca çocuğa söylenen sözler değildir. Bir çocuk, “Hata yapabilirsin, tekrar dene.” gibi sakin ve destekleyici cümleleri duysa bile, ebeveynin kendi hayatında hatalara nasıl yaklaştığını da gözlemler. Yetişkin; kendisine karşı sabırsız, eleştirel ya da sertse çocuk bunu kolaylıkla fark eder. Bu nedenle çocuk, duygularla nasıl başa çıkılacağını en yakın ilişkilerinden öğrenir. Kendi öfkesinin ya da üzüntüsünün “çok da önemli olmadığını” düşünebilirken, anne babasının benzer durumlarda yoğun tepkiler verdiğine tanık olmak, çocukta kafa karışıklığı yaratır. Sabırsızlığa, hayal kırıklığına ya da hataya nasıl tepki verileceğini çocuklara anlatmaktan önce, yetişkinlerin kendi davranışlarını fark etmesi ve dönüştürmeye niyet etmesi en güçlü model olma yoludur.
Eğer aile içinde yetişkinler istedikleri olmadığında yoğun tepkiler veriyor, kendilerine karşı toleranssız davranıyor ve kendilerine şefkat göstermekte zorlanıyorsa; çocukta da benzer tutumların gelişmesi oldukça doğaldır. Ekran kullanımında sınır koymakta zorlanan, alışverişte doyumsuzluk yaşayan, “hayır” diyemeyen ya da haksızlık karşısında kontrolsüz tepkiler veren bir ebeveynin çocuğunun da evde, okulda ya da sosyal ilişkilerde benzer davranışlar göstermesi şaşırtıcı değildir.
Çocuğa sınır koymayı öğretmenin en etkili yolu, önce kendi sınırlarımızı fark etmek ve çocuğun sınırlarına saygı göstermektir. Kapıyı çalarak odaya girmek, izinsiz banyoya girmemek gibi küçük ama tutarlı davranışlar, çocuğun hem başkalarının sınırlarına saygı duymasını hem de kendi sınırları ihlal edildiğinde bunu fark edebilmesini sağlar. Aksi halde, yetişkinlerin “şaka” niyetiyle yaptığı ama çocuğu kaygılandıran davranışlar, çocuğun bunu modelleyerek akran ilişkilerinde de rahatsız edici şakalaşmalara yönelmesine yol açabilir.
Çoğu zaman çocukların davranışlarına odaklanmak ve sorunu dışarıda aramak daha kolaydır. Oysa çocuk gelişiminde kritik olan, ailenin aynayı kendine çevirebilmesidir. Yetişkin kendini yetersiz hissettiğinde, çocuğun davranışlarını da yetersiz olarak algılayabilir; bu duygu çocuk tarafından hızla içselleştirilebilir. Yeni denemelere kapalı bir ebeveynin çocuğunun da risk almaktan kaçınması sık görülen bir durumdur. Bu noktada “düzeltilmesi gereken” çoğu zaman çocuk değil, ilişki içinde tekrar eden yetişkin kalıplarıdır.
Öte yandan, yardım etmeye istekli, haksızlık karşısında uygun yollarla ses çıkarabilen, hatalara karşı daha toleranslı ve kendine şefkatle yaklaşabilen yetişkinler; çocuklarına da bu becerileri sessizce öğretir. Çocuk, söylenenden çok yaşananı öğrenir. Günlük yaşamda işlevselliği zorlayan durumlar varsa, profesyonel destek almak da yalnızca bireyi değil, tüm aile sistemini olumlu yönde dönüştüren önemli bir adımdır.
Ailenin Kendi Davranışını Dönüştürmesi
Çocuklarımızda bazı davranışların değişmesini, daha işlevsel hale gelmesini istiyorsak, işe önce kendimizden başlayabiliriz. Kendi duygularımızı, düşüncelerimizi ve tekrar eden davranış kalıplarımızı fark etmek; güçlü ve gelişime açık yönlerimizi gerçekçi bir bakışla görmek dönüşümün ilk adımıdır. Bu farkındalıkla atılan her küçük adım, aile içinde yavaş ama kalıcı bir değişimi başlatır. Çocuklar da bu değişimi söylenenlerden çok hissederek algılar ve adeta bir dansa katılır gibi, kendiliğinden bu ritme uyum sağlarlar.
Bu dönüşüm; çoğu zaman uzun açıklamalara, nasihatlere ya da ödül-ceza sistemlerine ihtiyaç duymadan gerçekleşir. Çünkü yetişkin olarak biz; kendimizle temas halinde, duygularımızı ve bedenimizi fark eden, daha dengeli bir yerde durduğumuzda çocuklar da bunu model alır. Burada kilit nokta, kendi duygularımızı doğru tanımlayabilmektir. Kendi hissettiklerimizi adlandırabildiğimizde, karşımızdakinin duygusunu da daha sağlıklı biçimde anlayabiliriz. Aile içinde yetişkinler duygularını açık ve uygun yollarla ifade edebildikçe, çocuklar da kendi duygularını tanımayı ve başkalarına aktarabilmeyi öğrenir.
Buna karşılık, yetişkinler mutsuzken “iyiymiş gibi” davrandığında ya da üzgünken öfkeyle tepki verdiğinde, çocuklar bu duyguları doğru biçimde kodlamakta zorlanır. Böylece yanlış öğrenilmiş duygu-davranış eşleşmeleri oluşabilir ve bu kalıplar zamanla çocuğun sosyal yaşamına da yansıyabilir. Örneğin, yalnızca oyun oynamak isteyen bir çocuk, bunu uygunsuz sözlerle ya da temasla ifade etmenin doğru bir yol olduğunu düşünebilir; sınır ihlalini “şaka” olarak öğrenmiş olabilir.
Bu nedenle çocuğun davranışını ele alırken, yetişkinin kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiye de bakmak önemlidir. Çocukların; duygularını ve düşüncelerini rahatça ifade edebildiği, güvende hissettiği ve sınırlarla korunduğu bir ebeveyn-çocuk ilişkisine ihtiyacı vardır. Aynı zamanda ailelerin, çocukların paylaştığı durumlara gerçekçi bir şekilde eşlik edebilmesi ve duyguları doğru yansıtabilmesi beklenir. Böylece çocuklara alternatif ve işlevsel bakış açıları sunulabilir; örneğin “Ben de oyuna katılabilir miyim?” gibi uygun ifadelerle kendini ortaya koyması desteklenebilir.
Aileler çoğu zaman doğru ve iyi olanı yapmak ister. Ancak kendi yaşam öyküleri, geçmiş deneyimleri ve öğrendikleri kalıplar bu niyetin önüne geçebilir. Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras; onları “düzeltme” çabasından çok, yetişkinler olarak kendi gelişimimize yaptığımız yatırımlar olacaktır.
Yazan:
Tugce Erguvan Eryilmaz
Uzm. Danışman Psikolog
Şevval Bilgin
Uzm. Psikolojik Danışman
Kaynakça:
- Mathelin, C. (2003). Freud’a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu? Kitap Yayınevi. İstanbul
- Neufeld, G., & Mate,G. (2019) Çocuklarınıza Tutunun. Hep Kitap Yayınevi.
- Siegel, D. J., & Hartzell, M. (2014). Parenting from the Inside Out: How a deeper self-understanding can help you raise children who thrive (10th anniversary ed.). New York: Jeremy P. Tarcher / Penguin.
- Tsabary, S. (2010). The Conscious Parent: Transforming Ourselves, Empowering Our Children. Vancouver: Namaste Publishing
