İyi Geceler Karanlık: Uykuya Direnen Çocuklar

E bebeğim eee eee e… Hemen her hikaye bu sözlerle başlar. Zaman geçtikçe bazı evlerde günün sonunda yatağın kenarında uzayan küçük pazarlıklar başlar: “Bir kitap daha… Susadım… Tuvaletim geldi… Son bir öpücük…” Dışarıdan bakan biri için bu sahne, çocuğun uykuya geçişini geciktiren bir inat gibi görünebilir. Oysa çoğu çocuk için bu direnç “Uyumak istemiyorum.” cümlesinden daha derin bir anlam taşır. Uyku, bir bakıma ayrılık demektir; oyuna, sohbete, ekrana, anne baba ile geçirilen keyifli zamana veda edip bilinmeyenin kapısının aralanmasıdır. Karanlık, tüm belirsizliğiyle odaya dolarken yetişkinler de günün yorgunluğunu geride bırakıp nihayet zihinlerindeki yapılacaklar listesini tamamlama telaşındadır. İşte tam da bu eşikte, çocuğun direnci ile yetişkinin aceleciliği birbirine karışır ve geceler uzar…

Uykunun Çocuk Gelişimindeki Yeri

Çocuk gelişiminde uykunun rolü sıklıkla büyüme hormonu, bağışıklık sistemi, dikkat süresi ve hafıza üzerindeki etkileri açısından ele alınır. Ancak uyku, yalnızca fizyolojik bir ihtiyaç olmanın ötesinde; duygusal düzenleme, davranışların yatışması ve gün içinde yaşanan deneyimlerin zihinsel olarak sindirilmesi açısından da kritik bir süreçtir. Küçük bedenler ve zihinler için uyku, kendini onarma ve yeniden dengeleme zamanıdır.

Günün koşuşturması içinde fark edilmeyen ya da bastırılan duygular, çoğu zaman günün sonunda, çevresel uyaranların azaldığı ve dış dünyanın yavaşladığı anlarda açığa çıkar. Gündüz tolere edildiği sanılan bir üzüntü, ifade edilmemiş bir hayal kırıklığı ya da bilinç dışında yer eden bir korku, gecenin sessizliğinde belirginleşir. Bu nedenle, uykuya geçiş yalnızca biyolojik ritmin değil, aynı zamanda ruhsal bir onarım sürecinin ve çocuğun iç dünyasıyla baş başa kalma cesaretinin ifadesidir. Dolayısıyla, çocuğun uykuya direnç göstermesi; uyumaktan değil, ayrılık deneyiminin tetiklediği zorlayıcı duygulardan, “Bir şeyleri kaçırıyor muyum?” endişesinden, karanlığın bilinmezliğinden ya da “Şimdi ne olacak?” sorusunun ardındaki kaygıdan kaynaklanıyor olabilir.

Uyku öncesi kısa “gün kapanışı” paylaşımları bu yüzden kıymetlidir. Çocuğun gün içinde yaşadığı sevinçleri, zorlandığı anları ve aklına takılan soruları ebeveynine anlatması; ebeveynin de yargısız bir merakla dinleyip “Bugün parkta sıra beklemek sana zor gelmiş.” gibi bir cümleyle duygularını adlandırması çocuğun duygu durumunu düzenler. 5–10 dakikayı geçmeyen, her akşam aynı saatte tekrarlanan bu mini sohbetler; “Bugünden üç iyi şey”, “Yarın sabah için bir dilek”, “Bu gece veda cümlemiz ne olsun?” gibi küçük ritüellerle çerçevelendiğinde güvenli bir alışkanlığa dönüşür. Ebeveynin sakin ses tonu, tutarlı sınırları ve “Şimdi sohbetimizi bitirelim, sabah kahvaltıda kaldığımız yerden devam ederiz.” gibi öngörülebilir kapanış cümleleri uykuya geçişin duygusal yükünü hafifletir. Kısacası, çocuk anlatır; yetişkin duyar, adlandırır ve taşan duyguları nazikçe kapsar. Bu eşlik biçimi, gecenin başındaki küçük pazarlıkları ihtiyaç temelli diyaloglara dönüştürür.

Uykunun çocuklar için her zaman dinginlik ve huzur çağrıştırdığı söylenemez. Gözlerin kapanması, çevreyle olan duyusal bağların zayıflaması, seslerin azalması; bir anlamda dış dünyayla kurulan kontrolün geçici olarak yitirilmesi anlamına gelir. Bu durum, bilinç dışı düzeyde bazı çocuklar için kaygı uyandırabilir, hatta ölüm gibi çok varoluşsal bir kaygıyı da çağrıştırabilir. Bu nedenle kimi çocuklar, göz kapaklarını açık tutmak için direnç gösterebilir; uyumamak için çeşitli yollar geliştirebilir ya da “Sabah yeniden buluşacağız, değil mi?” gibi cümlelerin cevabını tekrar tekrar duymaya ihtiyaç duyabilir. Bu tür ifadeler, çocuğun zihninde “yok olmak” ile “ara vermek” arasındaki farkı netleştirir. Akşam rutinleri ve sabahın yeniden buluşma vaadi, çocuğa güvenli bir döngü hissi sunar: Uyku bir son değil, geçici bir ayrılıktır. Bu yaklaşım, çocuğun uykuya geçiş sürecini yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda psikolojik olarak da daha güvenli ve kabul edilebilir kılar.

Karanlığın Çocuk Zihnindeki Anlamı

Küçük yaşlarda hayal gücü sınırsızdır; dolabın kapısı kapanınca içinde neler olduğu, perdeler kıpırdadığında ardında neyi sakladığı her küçük zihinde farklı canlanır. Karanlık, kontrolün azaldığı ve duyuların keskinleştiği bir alan olduğu için çocuk, kendisini daha yalnız ve savunmasız hisseder. Böyle anlarda yetişkinin “Korkacak bir şey yok!” diyerek çocuğun duygusunu küçümsemesi, niyet iyi bile olsa çoğunlukla işe yaramaz. Onun yerine, “Karanlık olduğunda zihninde neler canlanıyor, konuşmak ister misin?” diye sormak daha rahatlatıcı bir yaklaşımdır. Odayı birlikte dolaşmak, gölgelerin kaynağını göstermek, dolabın kapağını açıp içini merakla keşfetmek, yatağın altına birlikte bakmak ve tüm bunları oyunlaştırarak yapmak, çocuğun denetim duygusunu artırır. Odanın ışığını tamamen kapatmak yerine loş bir gece lambası kullanmak, gölge oyunlarıyla karanlığın ürkütücü algısını yumuşatmak ve basit nefes egzersizleriyle bedeni sakinleştirmek karanlığı düşman olmaktan çıkarır. Ayrıca yatağın başucunda duran bir deftere karanlıkta akla gelenlerin not edilmesi, kaygıyı ertelemeyi kolaylaştırır.

Gecelerin uzamasında günün ritmi de etkilidir. Gün içinde yeterince hareket edemeyen beden, geceleri freni boşalmış otomobil gibi hızlanır. Hareket, sinir sisteminin kendi kendini düzenleme araçlarından biridir. Okuldan eve dönerken açık havada geçirilen zaman, parkta oynanan oyun ya da evin içinde enerjiyi atacak eylemler çocuğa iyi gelir. Aksi halde gün boyunca atılamayan enerji; yatakta konuşma isteği, su arayışı ve bitmesin istenen öykülere dönüşür. Aynı zamanda akşam yemeklerinin geç saatlere kalması, yatmadan hemen önce yüksek tempolu oyunlar oynanması ya da parlak ekran ışığına maruz kalınması vücudun uykuya geçişini zorlaştırır. Bu nedenle ışıkları belli bir saatten sonra kısmak, ekranları kapatmak, evdeki sesleri azaltmak, ılık bir duş, pijama giyme ve kitaplara temas gibi her gece aynı sırayla tekrar eden rutinler basit ama fark yaratan adımlardır.

Uykuya Direncin Görünmeyen Yüzleri

Yetişkin dünyasında akşam saatlerinin ayrı bir anlamı vardır; günün yüklerinden arınmak, sessizlikte bir fincan çay / kahve içmek, zihni meşgul eden yapılacaklar listesini tamamlamak, sevilen bir dizinin yeni bölümünü izlemek, eşle baş başa kalmak… Çocuğun uykuya geçişi ne kadar hızlanırsa tüm bunlara bir an evvel yer açılacaktır. Ne var ki çocuk; evin, bu gece gündemini sezgisel olarak hisseder. O uyuduktan sonra yetişkinlerin yaşantısının devam ettiğini bilmek ve kendisinin dışarıda bırakıldığı duygusuyla baş etmeye çalışmak zorlayıcıdır. Yetişkinin, “Hadi, artık uyu.” cümlesinin altına saklanan “Çabuk ol, bizi bekleyen işler var.” mesajı onun kulağına “ayrılığı hızlandırma çağrısı” gibi gelir. Dolayısıyla ayrılık hızlandıkça direncin artması şaşırtıcı değildir. Burada iki duygu çarpışır; çocuğun “nesneden ayrılmama” arzusu ile yetişkinin “kendi alanına kavuşma” ihtiyacı.

Bazen yetişkinin kendi çocukluk deneyimleri de bu süreci etkiler. “Bana kimse iyi geceler demezdi.” ya da “Evimizde sessiz olmak makbuldü.” gibi anılar, fark etmeden yetişkinin çocuğuna bu süreçteki eşlik tarzını belirler. Çocuğun uykuya direnci karşısında yükselen sabırsızlık, kimi zaman bugüne ait değildir. Kendi hikâyesini fark edebilen bir yetişkin, “Ben de dinlenmek istiyorum, bu haklı bir ihtiyaç.” diyebilir; böylece kendi ihtiyacı ile çocuğunun talebi arasında köprü kurabilmesi kolaylaşır. Gecenin sonunda amaç, herkesin aynı anda kazanmasıdır. Çocuk güven içinde ayrılığa dayanmayı öğrenir, yetişkin günün yükünü bırakır; ev, karanlıkla birlikte dinginleşir.

Direncin bir başka görünmeyen yüzü ise “Uykuya eşlik annenin görevidir.” düşüncesidir. Bu düşünce, fark edilmese de çocukla annenin arasındaki pazarlığı uzatan bir döngüye dönüşebilir. Oysa babanın yatma rutinindeki rolü, yalnızca annenin yükünü hafifletmekle kalmaz; çocuğun uyku çağrışımını zenginleştirir. Çocuk farklı ses tonları, farklı sarılma biçimleri ve farklı öykü dilleriyle karşılaşır. Babayla paylaşılan iki dakikalık bir şarkı, odanın kapısında gerçekleşen özel bir kucaklaşma ya da babanın sesinden dinlenen kısa bir öykü gibi ritüeller, çocuğa uykuya gidişin tek bir kişiye bağlı olmadığını öğretir. İki ebeveynin bu sürece düzenli, sıcak ve aktif katılımı, ayrılık duygusunun acısını yumuşatır.

Uykuya Direncin Farklı Yaş Dönemlerindeki Görünümleri

Yaşla birlikte uykuya direncin görünümü de değişir. Okul öncesi dönemde hayal gücünün zenginliği ve ayrılık temasının zorlayıcılığı ön plandadır. Çocuk, gün boyu biriktirdiği yakınlık ihtiyacını akşam saatlerinde yoğun biçimde yatağın içinde sıkı sıkı anne babanın elinden tutarak talep eder. Çocuk bu talebine “Ne yaparsan yap, şimdi uyumalısın.” tutumundan çok, “Seni duyuyorum, ihtiyacını anlıyorum, yatarken de yanındayım.” şeklinde bir yaklaşımla karşılık bulmak ister. Kısa bir sarılma, saçın üzerinde gezinen bir el, zihin gündemlerinin kalanını sabaha ertelemeyi kolaylaştırır.

İlkokul yıllarında tablo biraz değişir; ödevler, arkadaş ilişkileri ve ekran üçlüsü akşam ritmini etkiler. “Şimdi uyursam bir şeyleri kaçırır mıyım?” sorusu zihinlere düşer. Sabah erken kalkış, akşam geç yatış ve hafta içi – hafta sonu uyku saatleri arasındaki büyük farklar uyku düzenini bozar. Bu yaşlarda ekranlara kapanış saati koymak, yatmadan bir saat önce uyaranları azaltmak ve uykuya geçmeden önce “okul çantası ve kıyafetleri hazırlamak, pijamaları giymek, dişleri fırçalamak, kısa sohbet etmek ve kitap okumak” gibi rutinler oluşturmak, hem çocuğa denetim hissi verir hem de sabah keşmekeşini azaltır. Ayrıca “Sen uyurken biz de işlerimizi bitireceğiz, istersen sabah olunca gece düşündüklerini konuşuruz.” gibi cümleler de çocuğa, o uyuduktan sonra evin bir şenliğe dönüşmediğini bildirir, “Uyanık kalmalıyım, yoksa bir şeyleri kaçırırım.” kaygısını azaltır.

Ergenlikte ise bedenin doğal ritmi daha geçe kayar, okul yükü artar, arkadaşlıkların önemi büyür. “Sabaha kadar uyumama yarışları” ya da “Erken yatan tavuktur.” benzeri söylemler ergen için zorlayıcıdır. Ayrıca evin “ışıklarını kısma” çağrısı, ergen için “Dünyayla bağlantını kes.” gibi duyulabilir. Bu duyarlılığı gözeterek, yasaklardan çok birlikte konan sınırlar daha sağlıklı işler. Hafta içi belirlenen saatte dijital dünyadan çıkmak, yatmadan önce ertesi gün için gerekli hazırlıkları tamamlamak ve yatakta zihni sakinleştirecek kısa bir okuma ya da müzik tüm evin ritmini yumuşatır. Hafta sonu ile hafta içi arasında büyük saat farklarından kaçınmak, gün içinde kısa yürüyüşler yapmak, bir sporla ilgilenmek bedenin dengesini korur. Uyku saatini cezaya dönüştürmeden, ailece paylaşılan ortak prensipler belirlemek; hatta yetişkinin de kendi alışkanlıklarını gözden geçirmesi iyi bir başlangıç olabilir.

Baş Ederken…

Pek çok evde, uyku rutinleri etrafında benzer şekilde tekrar eden ve zamanla yorucu hale gelen döngüler gözlemlenir. Yatma saatinin her akşam beş – on dakika ertelenmesi, kısa vadede çatışmadan kaçınma ve geçici bir huzur sağlama gibi görünebilir. Ancak bu esneklik, uzun vadede çocuğun biyolojik ritmini olumsuz etkileyerek uyku düzeninin bozulmasına yol açabilir. Benzer şekilde, “Son bir kitap daha…” gibi görünen masum pazarlıkların her defasında çocuğun lehine sonuçlanması, zamanla yatma sürecinin yönetimini çocuğun eline bırakır. “Pijama giyilir, dişler fırçalanır, iki kısa öykü okunur, sonra ışıklar kısılır ve nefes çalışması yapılır.” gibi çocukla birlikte hazırlanan “Yatma Anlaşması” akışı kolaylaştırabilir. Anlaşmanın görünür yerde asılı durması, sözel hatırlatma ihtiyacını ortadan kaldırabilir. İçinde mikro esneklikler taşıyan bu anlaşmalar çocuğa, sınırlarla yakınlığın aynı anda mümkün olabileceğini öğretir. “Bugün iki masal yerine bir masal okuyalım ama sonunu birlikte uyduralım.” gibi öneriler ise hem sınırı korur hem de çocuğun yaratıcı katılımını canlı tutar.

Küçük çocuklarda yatağa ebeveynle birlikte girme konusunda ise net bir ilkeye ihtiyaç vardır: Düzenli olarak çocuğun yatağında birlikte yatmak, kısa vadede hızlı bir çözüm gibi görünse de uzun vadede güçlü bir uyku çağrışımına dönüşür; çocuk uykuya dalmayı ebeveynin beden ısısı, kokusu ve ritmiyle bağdaştırır. Bu da ayrılık eşiğinde direnci artırır. Ebeveynin yatağa oturarak eşlik etmesi tercih edilir; el ele tutuşma, sırt sıvazlama, birlikte nefes egzersizi yapma gibi sakinleştirici eylemlerle desteklenir. Ardından her birkaç gecede bir sandalye yatağın yanından kapıya doğru adım adım uzaklaştırılır; son aşamada kapı aralığından sözlü temasla vedalaşılır. Sevilen bir oyuncak, anne – babanın hazırladığı iyi geceler kartı, minik bir mendile sıkılmış lavanta kokusu gibi küçük bir geçiş nesnesi yakınlığın sürdüğü mesajını taşır. Elbette hastalık, taşınma, kardeş doğumu gibi istisnai dönemlerde kısa süreli ek yakınlık verilebilir ancak bunun “özel durum” olduğu, iyileşince eski düzene dönüleceği çocukla baştan açıkça konuşulmalıdır.

Sık görülen uyku sorunları evde uygulanabilecek basit yaklaşımlarla çoğu zaman hafifler. Uykuya dalma güçlüğünde yatak odasının uyku çağrışımını güçlendirmek işe yarar. Yatakta yalnızca uyumak ve kitap okumak gibi sakin etkinlikler yapılır; oyunlar ve ödevler mümkünse başka bir alana taşınır. Odanın aşırı sıcak ya da soğuk olmaması, ışığın loş, seslerin düşük tutulması, pelüş oyuncakların veya yastıkların sayısının artırılarak yatakta “oyun parkı” etkisi yaratılmaması önemlidir. Gece terörü gibi bir tabloyla karşılaşıldığında, çocuğun aslında uyanmadığı, hatta derin uykuda olduğu, sakin bir gözetimin yeterli olduğu bilinmelidir. Bu noktada çocuğu uyandırmaya çalışmak tabloyu ağırlaştırır. Kabus gördüğünde ise sabah aydınlığında içeriğin konuşulması, resimle anlatma, hikâyeyi yeniden yazma gibi yöntemler, deneyimi sindirmeyi kolaylaştırır. Sevilen bir oyuncak ya da örtü kullanımı da ebeveynden ayrılığı tolere etmeyi destekleyebilir.

Sonuç olarak, uykuya geçiş sürecini destekleyen ve çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlayan ritüellerin varlığı, yukarıda da belirtildiği gibi elbette ki önemlidir. Ancak uykuya direnmedeki temel meselenin çocuğun, ebeveyniyle kurduğu bağa tutunma çabası olduğu unutulmamalıdır. Yetişkinler, kendi ritimlerini tanıyıp akşamı önceden paylaşılan bir düzene oturttuğunda; karanlık düşman olmaktan çıkar. Oda loşlaşır, sesler yavaşlar, nefesler dinginleşir. Öykünün son cümlesi fısıldanırken duyulan “Hadi bakalım şimdi uyku zamanı.” cümlesi bir talimat olmaktan çıkıp davete dönüşür.

“İyi geceler karanlık… Ayrılıyoruz ama bağımız sürüyor, sabah yeniden buluşacağız… Şimdi uyku zamanı ama hepimiz güvendeyiz…”

Yazan:
Yelda Arslan
Psikolojik Danışman

Kaynakça

Mindell J.A. ve ark. (2017). Benefits of a bedtime routine in young children. Sleep Med Rev. PMC

Aji M. ve ark. (2025). Measures of Sleep-Related Fears in Children. PMC
Scott H. ve ark. (2018). Fear of missing out and sleep in adolescents. J Adolesc. PubMed

Ragni B. ve ark. (2019). Parental mental health, fathers’ involvement and bedtime routines. Ital J Pediatr. BioMed Central

Pediatrics in Review (2011). Diagnosis and management of common sleep problems in children. Pediatri Yayınları