Ruhun Acısını Bedende Taşımak

Sözcüklere dökülemeyen, dudaklardan sızamayan hüzün; derimizin altında ince ince işlenir, kaslarımızın arasına saklanır, kalbimizin ritmine dokunur. Beden, ruhun en sadık tanığıdır. Ne kadar susturulursa susturulsun, zamanı geldiğinde fısıldamaya başlar. İfade edilemeyen, bastırılan, ertelenen duygular bir yol bulur kendine ve çoğu zaman bu yol, bedenin kendisidir. Ruhun taşıyamadığı yükü, beden üstlenir. Bu yük bazen baş ağrısı, bazen uyku problemi, bazen de deride bir döküntü olur. Yükün büyüklüğü ve bu yükü taşıma süresi kimi zaman daha büyük kronik ya da otoimmün hastalıklara sebep olabilir. Freud’un deyimi ile bilinç dışına itilmiş her şey her zaman geri dönmenin bir yolunu bulur. Çoğu zaman da bu geri dönüş beden de yankı bulur.

Deri, sadece bir fiziksel örtü değildir. Bizi dünyadan ayıran ama aynı zamanda dünyaya bağlayan bir sınırdır. Yalnızca biyolojik bir sınır işlevi görmez; aynı zaman da bireyin yaşam öyküsünün kaydı olarak düşünülebilir. Deri, ruhun hikâyesini taşır; korkuyu, yalnızlığı, değersizlik duygusunu… Çocukken hissettiğimiz dokunuşlar, güven ya da korku; ilerleyen yıllarda bir iz gibi cildimizde yaşamaya devam eder.

Psikolojide “psikosomatik belirtiler” olarak adlandırılan bu durumlar, ruhsal yüklerin bedende yarattığı fiziksel yansımaları anlatır. Egzama, akne, sedef… Hepsi yalnızca tıbbi birer teşhis değildir, aynı zamanda ruhsal bir çığlığın tenimize yansımasıdır. Bazen söyleyemediklerimizi, bastırdıklarımızı, göz ardı ettiklerimizi cildimiz dile getirir. Beden konuşur, biz sustukça o kendince anlatır. Kendini sürekli güçlü göstermek zorunda hisseden bir anne, omuz ve boyun ağrılarından şikayet edebilir. Kontrolü hiç bırakmayan bir baba, midesinde yanmalar hissedebilir. Sürekli gülümseyen ama içinde fırtınalar kopan biri, geceleri uyku problemleri yaşıyor olabilir. Çünkü bastırılan her duygu, bedende bir yankı bulur.

Psikosomatik izler, görünmeyen yaraların görünür kanıtıdır aslında. Mide kramplarında, geçmeyen baş ağrılarında, açıklanamayan yorgunluklarda… Hepsi birer işaret, birer mektup gibi gelir bize. Toplumun bakışlarıyla, etiketleriyle yaralanan çocukluk; sevilmemişlik hissiyle büyüyen birey; kendini yeterli hissedemeyen yetişkin… Tüm bu duygular birikir ve bir gün, bedende dile gelir. Sustuğumuz, sakladığımız, görmezden geldiğimiz ne varsa beden kendi diliyle görünür kılar. Çünkü beden kayıt tutar; hem de hafızamızın bize unutturmaya çalıştığı en derin anıları.

Kendi ruhumuza yabancılaştığımızda…

Doğduğumuz andaki doğal, sahici, filtresiz özümüz bizim otantik benliğimizdir. Yani içimizdeki duygular, ihtiyaçlar, korkular, arzular ve tepkiler bütünü otantik benliği oluşturur. Bir bebeğin ağlaması, sevinci, öfkesi, korkusu tamamen otantiktir. Rol yapmaz, kendisini gizlemez. Gerçek hisler, ihtiyaçlar, korkular bastırılarak sosyal onay için sahte bir benlik inşa etmek otantik benlikten kopmaya ve kendine yabancılaşmaya neden olur. İnsan; uslu çocuk, iyi eş, harika çalışan, güler yüzlü insan olma çabasıyla, içindeki kırgın çocuğu yani korkuya duyarlı yönleri susturur. Bastırılan o çocuk içeride varlığını sürdürür ve yetişkin bedeni onun suskunluğunu taşır. Bir gün bu yük fazlalaştığında ise bağışıklık sistemi zayıflar, beden alarm verir. Bedensel rahatsızlıklar susturulan ruhun yansımasıdır aslında.

Gabor Mate’ye göre bebek ya da çocuk bağlanma ihtiyacı (anne-babaya, bakıcıya yakınlık, sevgi, korunma) ile otantik ihtiyacı (kendini olduğu gibi ifade etme) arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa bağlanmayı seçer. Çünkü bağlanmak hayatta kalmak için zorunludur. Örneğin öfke duyan bir çocuk “ayıp” denilerek susturulmuşsa, uslu davranarak sevgi göreceğini öğrenmişse, ağladığında “korkma, bir şey yok, abartma” gibi tepkilerle duyguları küçümsenmişse bu çocuk zamanla kendisi gibi davranmanın sevgiyi riske attığını öğrenir. Böylece duygularını bastırır, maskeler geliştirir. Otantik benlikten kopuşun sonunda kişi başkalarını memnun etmeyi, hayır diyememeyi, kendi ihtiyaçlarını tanımamayı öğrenir. Dışarıdan uyumlu, başarılı, iyi insan görünür ama içerisinde bastırılmış öfke, korku ve hüzün biriktirir. Bu bastırma uzun vadede kronik stres yaratır ve bedenin bağışıklığını etkiler. Aslında kendimizi feda ederek sevgi kazandığımızı sandığımızda hem sevgiden hem sağlığımızdan uzaklaşmaya başlarız. Otantik benlikten kopma bir duygusal travma olduğu için bu travmanın bedensel izleri vardır. Kişi sürekli stres hormonu sargılar bu da bağışıklık sistemini zayıflatır. Mate araştırmalarında, hayır diyemeyen, başkalarını memnun eden, kendi öfkesini bastıran kişilerde otoimmün hastalıklar ve kanser gibi kronik hastalıkların daha sık görüldüğünü saptamıştır (Mate,2021).

İyi haber şu ki, bu kopuş geri döndürülebilmektedir. Otantik benliğimize yeniden bağlanabilmek için kendi duygularımızı fark etmek ve adlandırmak, sınır koymayı ve hayır demeyi öğrenmek gerekir. Terapi ya da şefkatli bir destek ortamında bastırılmış duygulara alan açmak, duyguları yargılamadan kabul etmek, iyi bir başlangıç olabilmektedir.

Çocukların kendi benliklerinden uzaklaşmamaları ve otantik benliklerini geliştirebilmeleri için yani kendi duygularını, düşüncelerini ve kimliklerini özgürce keşfedip ifade edebilmeleri için ebeveyn tutumları kritik düzeyde önemlidir. Çocuğun sadece olumlu değil; korku, öfke, utanma gibi olumsuz duygularını ifade etmesine izin vermek, davranışına değil varlığına değer verildiğini hissetmesini sağlamak, koşulsuz sevgi ve kabulün olduğu ev iklimi oluşturmak, hayır diyebilme cesareti göstermesini sağlamak, “uslu çocuk” tuzağına düşmemek ve başarıya değil sürece odaklanmak çocukların olumlu benlik algısı geliştirmesini destekleyecektir.

Geçmişten miras duygular…

Çocuklar duygularını yetişkinler kadar rahat sözcüklere dökemeyebilir ya da duygusunun yarattığı bedensel durumları fark edemeyebilir. Bu sebeple çocuğun semptomlarının ardındaki nedenleri görmek için iyi bir gözlemci olmak önemlidir. Bir çocuk her sabah okula gitmeden önce “karın ağrısı” çekiyorsa, belki de ayrılık kaygısı yaşıyordur.
Bir başkası tırnaklarını yiyor, saçını koparıyor, cildinde egzama çıkıyorsa belki de duygusal bir baskı altındadır. Ebeveyn olarak bu işaretleri “yaramazlık”, “dikkat çekme” ya da “alışkanlık” olarak görmemek kimi zaman bu belirtilerin bir yardım çağrısı olabileceğini değerlendirmek gerekir. Bedensel belirtiler kimi zaman çocuğun “Ben iyi değilim.” deme biçimidir.

Bizler geçmişin izlerini ruhumuzda ve bedenimizde taşımaya devam ediyoruz. Ağladığımızda susturulmaya çalışıldıysak, öfkelendiğimizde sınırlarımız değil; sessizliğimiz ödüllendirildiyse, korktuğumuzda duygumuz yok sayılmış ya da geçiştirilmişse ebeveynlik deneyimlerimizde de muhtemelen bu gibi duygular ile karşılaştığımızda benzer tepkileri verme eğiliminde oluruz. Aletha Solter’in dediği gibi “Eğer bizler bir yetişkinin sevgi dolu ilgisi eşliğinde bağırabilmiş olsaydık, çocuklarımızın duygusal tepkilerini kabul etmek bu kadar zor olmayacaktı.” Çocuklukta bastırılmış duygular bedende hapsolur ve yetişkinlikte kendi çocuğunda benzer duyguları görünce, içindeki bastırılmış çocuk tetiklenir. Kendi çocuğunun ağlamasına tahammül edemeyen ebeveyn, çoğu zaman özgürce ağlayamamış bir çocukluktan gelmektedir. Yetişkinlikte çocuğunun öfke duygusu ile karşılaştığında bunu hoş göremeyen yetişkin, geçmişte ebeveynleri tarafından kendi öfkesine alan açılmamış biridir. “Bunda da korkulacak ne var.” diyen kişi yüksek ihtimalle çocuklukta kendi korkusuyla yalnız bırakılmış olandır. Kendi duygularına şefkat gösterebilmeyi başarmış bir yetişkin, çocuğunun duygularına da yargısızca eşlik edebilir. Kendi yaralarımıza nazikçe yaklaşabilirsek ve bu konuda farkındalık geliştirmek için gerekli adımları atabilirsek işte o zaman ağlamalar, öfkeler bizi korkutmaz. Bu noktada ebeveynin görevi önce kendisine dönmek olabilir: “Ben bu duyguları yaşarken kimse yanımda mıydı?”, “Ben korktuğumda bana ne denirdi?”, “Bu duyguyu yaşarken benim neye ihtiyacım vardı?” bu sorularla kendine alan açan ebeveyn hem kendinin hem de çocuğunun ihtiyaçlarını duymaya başlar. Bir ebeveyn olarak önce kendi duygularımızla temas kurmak, çocuklarımızın da duygularını güvenle ifade etmelerine zemin hazırlar.

Bedenin sesini şefkatle dinlemek…

Ruhun acısını dindirmenin yolu, bedeni susturmak değil, onu anlamaktan geçer. Modern toplumun görünmez ama güçlü bir mesajı vardır: “Sürekli mutlu ol, üretken ol, güçlü ol, motive ol.” Bu görünmeyen ama hissedilen baskı sosyal medyadaki mükemmel hayat paylaşımları, psikolojik ve kişisel gelişim söylemlerinin yanlış yorumlanması, kurumsal hayattaki motivasyon kültürü ile sürekli yeniden üretilir. Kimi zaman yas tutmak zayıflık, tükenmiş hissetmek verimsizlik, umutsuzluk nankörlük olarak değerlendirilir. Oysa insan olmak tüm bu duygularla birlikte var olabilmektir. Üzüntü bağ kurmak için bir çağrıdır; öfke kimi zaman sınırlarımızın ihlal edildiğinin sinyalidir; yas kaybettiklerimize verdiğimiz değerin göstergesidir. Hiçbir duygu ne kadar acı verirse versin zararlı değildir. Zararlı olan bu duyguların yaşanmasına izin verilmemesidir.

Toksik pozitiflik, her durumda olumlu düşünmeye zorlamak, olumsuz olarak değerlendirileni (üzüntü, öfke kaygı yas vb) bastırmak ve yalnızca iyi hissetmeyi kutsamak anlamına gelmektedir. Bu bakış açısı kişilere acı çekme hakkı tanımaz; üzüntüyü, hayal kırıklığını, kırgınlığı zayıflık olarak görür. Olumsuz her duyguyu mutlulukla örtmeye çalışır. Yine bu düşünce ile şükretmeye ve mutlu olmaya yönelik destek amaçlı söylenen cümleler çoğu zaman kişilerde anlaşılmama hissine ve duygusunu değersizleştiren bir algının oluşmasına neden olur. Halbuki bazen bir sarılma, içten bir bakış, sıcak bir temas, bir “Seni anlıyorum.” cümlesi bedenden taşan acıyı yumuşatır. Acıyı kucaklayabilme ve olumsuz duygu ile baş etme kapasitemizi geliştirdikçe onları ifade edebilme şansımız artar.

Bedensel semptomlara kızmak yerine onlara şefkatle yaklaşmak, aslında içimizdeki çocuğa, yaralı yanımıza kulak vermektir. İşte tam burada bir davet vardır: Bedenin bize verdiği sinyallerden dolayı onu düşmanımız gibi görmekten vazgeçip, onun sesini dinleme daveti… Bedende beliren her iz, bir hikâye taşır. Kimi zaman anneye duyulan özlemin, kimi zaman babaya söylenemeyen kırgınlığın, kimi zaman ise sözcüklere sığmayan bir yasın hikâyesidir. İyileşmek, ruhu ve bedeni yeniden aynı dili konuşturabilmektir. Bazen bir terapide açılan kapı, bazen sanatta bulunan ifade, bazen nefesin dinginliği ya da sevilen birinin şefkatli bakışıyla mümkün olur bu. Acıyı inkâr etmek değil, onunla yan yana oturabilmek; izleri silmeye çalışmak değil, onların bize anlattıklarını duyabilmektir asıl iyileştiren.

Bastırılan öfke, üzüntü veya korku beden üzerinde birikir. Bu sebeple duyguları güvenli bir ortamda ifade edebilmeyi öğrenmek gerekmektedir. Gabor Mate; öfkenin bastırılmasının hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olduğunu, öfkenin dışa vurumunun ise kişiyi iyileştirmekle birlikte yaşam süresini de uzattığını aktarmaktadır. (Mate, 2021). Burada bahsedilen öfke kontrolsüz bir hiddet duygusu değildir. Kişinin yaşadığı duyguyu bir şekilde dışa vurup ifade etmesidir. Fark etmek ve gerekli durumda profesyonel destek almak ruhu geçmişin hapsinden kurtarıp bir nevi özgür bırakmaktır.

Çocukken ebeveynlerinden yeterli destek alamamış kişiler her şeyi kendi başına yapmaya programlanmışlardır. Anne ve babasından duygusal açıdan yeterli desteği göremeyen çocuk “Ben zaten her şeyi kendi başıma yapabilirim.” algısı geliştirir. Bu kişinin reddedilmişlik ve değersizlik duyguları ile baş etmesini sağlayan bir savunmadır aslında. Kişi yardım istemeyi zayıflık olarak görür, yardım istemek yetersizlik duygularını tetikler. Kişinin yardım isteyememesi, tüm sorunlarla tek başına baş etmeye çalışması ruhsal enerjisinin tükenmesine ve yoğun stres yaşamasına sebep olabilir. Yardımı kabul edebilmek ve hatta ihtiyaç halinde yardım isteyebilmek yalnız olmadığınızı fark etmenizi sağlar, ruhunuzu hafifletir, yorgunluğunuzu azaltır. Dünya tek başınıza kaldıramayacağınız kadar büyük yükler ve büyük duygularla doludur. Güçlü bağlar geliştirmek, sağlıklı ilişkiler kurmak, duygusal destek alabilecek kişilerin etrafımızda olması duygusal açıdan iyileşmeyi destekler.

Bedenimiz bize sürekli mesajlar gönderir. Kaslarımızda gerilme, nefes alışımızda sıklaşma, mide ağrısı, kalp çarpıntıları, baş ağrısı gibi bedensel farklılıkları hissettiğinizde durup “Bu durum bana neyi anlatıyor olabilir?” diye düşünmek gerekir. Belki gün içerisinde bir kaç defa 5’er dakikalık molalar vermek ve tüm bedeni dinleyerek gözden geçirmek, bu eylemi rutine dönüştürmek beden farkındalığı geliştirmenize yardımcı olabilir. Gün içinde gergin anlarda 4+7+8 (4’e kadar say nefes al, 7’ye kadar say nefes tut, 8’e kadar say nefes ver) ya da 4+4+4 gibi nefes pratiklerinden destek alınabilir.

İyileşme bir anda gerçekleşmez. Sabırla, farkındalıkla ve cesaretle adım adım ilerleyen bir süreçtir. Her küçük farkındalık anı, her duyguya izin verdiğiniz dakika ruhunuzun güçlenmesini sağlar. Sonunda, bedenin sessiz çığlıklarını duyduğumuzda, ruhun da yavaş yavaş konuşmaya başladığını fark ederiz. İşte o an, iyileşmenin ilk adımı atılmış olur: Görünmeyeni görmek, duyulmayanı duymak…

Yazan:
Seren Örüklü Taş
Psikolojik Danışman

Kaynakça

Mate, G. (2003) Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri (çev. O. Defne). İstanbul. İletişim yayınları

Van Der KOLK, B. A. (2023). Beden kayıt tutar: Travmanın iyileşmesinde beyin, zihin ve beden. İstanbul. Ayrıntı yayınları.