“Sıkılma” duygusu çocukluğumuzdan bu yana birçoğumuzun deneyimlediği bir duygudur. Sıkılmak; bir bireyin özellikle hiçbir şey yapmadan durduğunda, çevresiyle ilgilenme alanı oluşturmadığında yaşadığı “donukluk” veya “içsel boşluk hissi” olarak tanımlanabilir. Tanım kendi içinde olumsuz gibi görünse de aslında içinde hissedilen o boşluk hissinin, kişiyi dönüştürücü bir etkisi vardır. Çocuklar ve gençlerden zaman zaman duyulan “Çok sıkıldım.” sözünün ardında bize ne söylediklerinden çok, yetişkinler olarak üzerimizde yarattığı etkiyi konuşmak daha faydalı olabilir. Sıkılan çocuk zorlanan çocuk mudur? Hayatını planlayamamakta mıdır? Anne baba onun duygusuna eşlik mi etmeli, yoksa bu duyguyu onun hiç yaşamaması için yok mu etmeli?
Günümüz çocuk ve gençlerinin hatta yetişkinlerinin; sıkılma duygusunu ne kadar tanıyabildikleri, bu duygu ile karşılaştıklarında ne derece yanıt verebildikleri, nasıl dönüştürmeye çalıştıkları tartışılabilir. Sanki bu duygunun deneyimlenmesi ve dönüştürücü etkisinin görülebilmesi için zaman ve imkân yok gibidir. Bir yetişkin olarak kendi çocukluk dönemimize şöyle bir gidecek olsak belki birçoğumuzun bu duyguya hiç de yabancı olmadığı, sıkılmanın ardından gelen o boşluk anında ne denli yaratıcı eylemler, düşünceler, etkinlikler ortaya çıkarabildiğimizi anımsayabiliriz. Çoğu yetişkin; internetin, cep telefonunun, sosyal medyanın olmadığı; sokakta koşturup ağaçlara tırmandığı ve top oynadığı mahalle arkadaşlarını hasretle anar. O günler özgürce dolaşılan, aynı zamanda sessiz anların ve berrak bir zihnin tadını çıkarmak için bolca fırsatların olduğu günler gibi hissettirebilir.
Belki kendi anne babalarınıza çocukken “Çok sıkıldım.” dediğinizde anne babalarınızın genelde bu ihtiyacı hemen telafi etme, fikir verme, eyleme geçme yönünde davranmadıklarını ya da siz hiç talep etmeden sizin için herhangi bir etkinlik planlayıp sunma girişimleri olmadığına şahitlik etmiş olabilirsiniz. Bu durum aslında anne ve babaların ilgisiz olmalarından değil farkında olarak veya olmayarak çocuğun kendiyle baş başa kalıp sıkılma duygusunu kendince dönüştürmelerine alan açmalarıdır. Zorlayıcı duyguların karşılanmasında duygunun anlaşılması, desteklenmesi ve o duygu ile baş edilebilmesi için çocuğun kendi iç ve dış kaynaklarını gözden geçirebileceği bir alan, güçlendirici etki yaratır. Bu sayede çocuk öz yeterlilik, yaratıcılık, problem çözme, duygu düzenleme gibi birçok kazanım elde eder. Asıl soru/sorun günümüz ebeveynlerinin birçoğunun; kendi anne babalarının kendileri için açmış oldukları bu alanı, kendi çocukları için açmakta zorlanmalarıdır.
Elbette ki ebeveynlerin çocuğun talebine zaman zaman yanıt vermesi, birlikte vakit geçirmesi, oyun oynaması çok kıymetlidir, olması da yararlıdır. Ancak bunun her zaman karşılanabilmesi gerçekçi değildir ve çocuğun da bu talebin reddine karşı duyarlılık geliştirmesi gerekir. Çocuğun, anne babalarının da kendi işinin, özel meşguliyetlerinin olduğunu görmesi çocukla ebeveynin ayrışabilmesi adına da kolaylaştırıcı etki yaratır. Ebeveynlerin çocuklarıyla kuracakları ilişkilerdeki mesafenin çocukta ne ruhsal kayıp yaşatacak kadar uzak, ne de aşırı varlığıyla çocuğu bunaltacak kadar yakın olmaması güvenli bağların kurulması açısından önemlidir.
Psikanalist Winnicott (1958) bireylerin kendi başına olma kapasitesini erken çocukluk evresindeki bakım verenle olan ilişki üzerinden tanımlar. Kendi başına kalma kapasitesi, başkasının varlığında yalnız kalabilmek ve bunu olumlu bir deneyim olarak algılamak anlamına gelir. Winnicott’ a göre bu duygusal olgunluğun işaretidir. Eğer kişi kendi başına kalabilme kapasitesini geliştirmişse, yalnızlık onun için yararlı bir içsel deneyime dönüşecektir. Bunu geliştirmek için kişinin kendi içindeki yıkıcı parçalarla barışması ve diğer insanların yaptıklarından eksik kalma kaygısından sıyrılıp kendi yaptıklarıyla ilişkide olması gerekmektedir. Bu ilişkilenmenin de bebeğin ilk öğrenme sürecinin temelini oluşturduğunu vurgular.
Kendi başına kalma kapasitesi, bebeklikten itibaren ebeveynlerin tutumlarına bağlı olarak değişir ve gelişir. Ebeveynler, çocuğunun temel ihtiyaçlarını gidermesine destek olduktan sonra onların yalnız başına vakit geçirmelerine saygı gösteriyor ve onlara müdahale etmeden eşlik edebiliyorsa, çocuğunun yalnız kalma kapasitesi artar. Çocuğun davranışlarına sürekli müdahale edilir ve yalnız kalmasına izin verilmezse, çocuk için yalnız kalmak katlanılamaz olabilir ve bir nesneye veya kişiye sürekli ihtiyacı olduğunu hissetmeye başlar. Aynı zamanda sürekli bir eylem halinde olması gerektiğine inanır. Kendi öz yeterliliğine güvenemez.
Psikanalist Lacan, 1960 yılında verdiği seminerde, bebeğin ilk sevgi nesnesi olan anneden — yani rahim içindeki bütünlüklü birliktelikten — ayrılışının ve sonrasında anne-babadan aldığı bakımın zaman zaman kesintiye uğramasının belirleyici bir rolü olduğunu vurgular. Ona göre bu kopuşlar ve eksiklik deneyimleri, bebeğin mutlak bir bütünlük yanılsamasından çıkarak ayrı bir varlık, yani bir özne haline gelebilmesi için temel bir işlev görür. Lacan, insanın yaşamsal arzusunun tam da bu eksiklikten doğduğunu çünkü ancak eksik olan şeyin arzulanabileceğinin altını çizer. Bu nedenle bir çocuğun bir şeyi arzulamasının yegâne yolunun hayatındaki bir şeylerin eksik olmasından yani zamanı, hayatı onun adına dolduran bir ötekinin sürekli olmamasından geçtiğini de vurgular.
Günümüzde bireylerin iç dünyalarını gözden geçirebilecek bir ara alanları yok gibidir. Birçok çocuğun ajandası bir yetişkininki kadar doludur. “Boş zaman” kavramı neredeyse kaybolmaktadır. Sıkılmanın zenginliği göz ardı edildikçe bireyler kendi özgün yaratım güçlerini keşfetmekten uzaklaşmaktadır.
Çocuk ruhsal gelişimi için kritik önem taşıyan yalnız kalma kapasitesini hayata geçirme günümüzde ebeveynleri zorlamaktadır. Yoğun iş temposu, toplantılar, özellikle şehir içinde yaşayanlar için ulaşım zorlukları, trafik sorunu, ev içi sorumluluklar, bireysel ihtiyaçlarının karşılanması için harcanan zaman gibi birçok eylem yetişkin için de zamanı yönetme konusunda zorluk yaratabilmektedir. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarıyla geçirebilecekleri zaman da kısıtlanmaktadır. Ayrıca anne babaların iş saatlerinin çocuklarının okuldan dönüş saatlerine denk gelmemesi de olasıdır. Yaş olarak kendi başına kalamayacak çocukların ebeveynleri tarafından güvenli biri ile olması (bakıcı, büyükanne, büyükbaba, yakın, vb) ya da okul çıkışı vakit geçirecekleri etüt, spor, sanat, bilim merkezlerine yönlendirilmesi yaygınlaşmaktadır. Ancak bahsi geçen zorluk durumu dışında olan ebeveynlerin de çocuklarının hayatlarını planlama konusunda istekli oldukları görülmektedir.
Bazı ebeveynler çocuklarının gününün her anını dersler, alıştırmalar yapılandırılmış etkinliklerle doldurma telaşında olabilmekte, yalnız geçirilen zaman göz ardı edilebilmektedir. Drama kursundan satranç dersine, basketbol antrenmanından kodlama atölyesine koşan, bale dersi sonrası İngilizce takviyesine yetişmeye çalışan, kısacası her anı dolu olan çocuklara sıklıkla rastlanır. Bu tarz etkinliklerin yararsız olduğu ya da gereksiz olduğu söylenemez. Ancak etkinliği seçim sürecinde çocuğun isteği, kabiliyeti, zaman yönetimi, ona sağlayacağı katkı gibi boyutlarının da düşünülmesi, görülmesi kıymetlidir. Birçok etkinliği bir araya sığdırmaya çalışan çocuğun okul gibi zorunlu eylemlerinin dışında kendi eğlencesi ve kişisel gelişimi kendi arzusu ve seçimi çerçevesinde yönetebilmesi önemlidir.
“Modern Aileler ve Çocukları” kitabı yazarı olan Cornell Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyelerinden Peggy Drexler kitabına atıfta bulunduğu makalesinde şunu söyler: “Modern ebeveynler çocuklarının zamanını doldurmakla neredeyse takıntılı hale gelmiş durumdadır. Okul sonrası kursları, takım sporları, kamplar, özel dersler gibi birçok etkinlik yapılandırılmıştır. Programda genellikle eksik olan şey yalnız geçirilen zamandır. Yalnız geçirilen zaman, çocuğun yaşına bağlı olarak düzenlenebilir; illa ki gözetimsiz geçirilen bir zaman anlamına da gelmez. Yalnız zaman; çocuğun ebeveynlerinden, kardeşlerinden, arkadaşlarından veya kendisine bakım verenden yardım, destek almadan, kendisini eğlendirmeyi veya sadece rahatlamayı deneyimlemek için kullandığı zamandır. Bu, çocuğun kendi öz yeterliliğini geliştirmesinde çok önemli bir unsurdur. Aslında araştırmalar, yalnız zamanlarını nasıl dolduracaklarını bilen çocukların nadiren izole veya yalnız hissettiklerini göstermektedir. Bunun yerine, eldeki her durumla yetinmeyi ve o anda yaratıcı olmaktan gerçekten keyif almayı öğrenirler.”
Bazen de anne babaların çocukların yalnızlık hallerine tahammülleri olmayabilir. Ebeveynler; yürümeye başlayan çocukların sosyal beceriler geliştirmesi, ergenlik çağındaki çocukların okula uyum sağlaması ve destekleyici bir arkadaş grubu bulması konusunda endişelenebilmektedir. Ebeveyn bazen parkta kum havuzunda tek başına oynayan çocuğunun neden tek olduğunu merak eder. Bazen de bir doğum günü partisinde kendi çocuğunun neden yalnız takılmak istediğini sorgular ya da kendi çocuğunun doğum gününe az katılım olmasından endişe duyabilirler. Anne babalar çocuklarının neden bazen yalnız olmayı seçtiklerini düşündükleri kadar neden bazen yalnız olmayı seçmediklerini pek düşünmezler, düşünmek istemezler. Yalnızlık ebeveyn için tekinsiz bir çağırışımdır sanki.
Çoğu çocuk doğduğu andan itibaren, kendisine ayırabileceği küçük anlar arar. Araştırmacılar, ilkokul çağındaki çocukların bilişsel veya kişiler arası açıdan zorlayıcı bir görevden sonra geri çekilip okuma veya çizim gibi tek başlarına yaptıkları bir aktiviteye yöneldiklerini gözlemlerler. Ergen çocukların ise kulaklarında kulaklık kafaları kapüşonlu olarak dolaştıklarına sıkça rastlarız. Bu kısa anlarda bile yalnızlığın bir amacı vardır. Küçük çocuklar, genellikle zorlayıcı duyguları işlemek için yalnız kalmayı tercih ederler. Faith Hill, “The Atlentic” deki yazısında Carleton Üniversitesinde psikolog olan Robert Coplan’ın sık sık gördüğü bir örneği şöyle açıklar: “Ebeveynleri tarafından azarlanan küçük çocuklar odalarına çekilirler. Orada gizli bir kamera olsaydı, o sahneyi bir oyuncak bebekle canlandırdıklarını görürdünüz… Kendisi oyuncak bebek olur, oyuncak bebek ise anne olurdu.” Kendi başlarına düşünüp prova yaparak “zorlayıcı duyguları” daha iyi düzenlemeye ve hatalarından ders çıkarmaya, kendini onarmaya çalışır. Aynı yazıda İtalya’daki Parma Üniversitesinde çocuk yalnızlığı üzerine yapılan araştırmada, tek başına oynamanın odaklanma ve planlama becerilerini geliştirebildiği yönünde araştırma sonucu yayınlanmıştır (Hill, 2022).
Çocuklar büyüdükçe, yalnız kalma ve iç gözlem kapasiteleri gelişir ve sessiz anlara olan ihtiyaçları da artar. Ergenlerin odalarında vakit geçirmelerinin nedeni, yoğun bir öz keşif döneminde olmaları; akranlarından veya ailelerinden ayrı kim olduklarını sorgulamalarıdır. “Ben kimim, neye inanıyorum, hayatımla nereye gidiyorum ve bunun anlamı ne?” anlamalarına yardımcı olur. Ayrıca sosyal baskılara karşı hassas olma eğiliminde olan ergen için yalnızlık, nefes almasına ve enerjisini toplamasına yardımcı olabilir. Hill’in yazısındaki araştırmalarda, kendi başına orta düzeyde zaman geçiren ergenlerin, kendisiyle baş başa kalmayanlara kıyasla daha iyi notlar aldığını ve daha düşük depresyon oranlarına sahip olduklarını vurgular.
Çocuğun kendi başına kalması aslında bir tür içsel duraklamadır. Çocuğun dikkatini dış dünyadan çekip iç dünyasına yönelttiği, hayal gücünün filizlendiği, yaratıcılığın uyanmaya başladığı anlardır. Sıkılma duygusu bir şeyin varlığında değil yokluğunda ortaya çıkar ve başta zorlayıcı bir duygu gibi hissedilse de yapısı gereği dönüştürücü, geliştirici, zenginleştirici bir süreçtir. Boşluk öğreticidir. Sessizlik içinde düşünmek, kendi iç sesini duymak, üretkenliğini ve yaratıcılığını fark etmek değerlidir. Edilgenliğin sıkıcılığı etkin olmanın arzusunu ortaya çıkartır. Sıkılan çocuk can sıkıntısını gidermenin yollarını aramaya başlar. Zihni boşlukta gezinirken, düşünür, yaratır, kendini ve çevreyi keşfeder. Bu arayış onun zihinsel esnekliğini ve zenginliğini geliştirir.
Günümüz anne babalarını çocuğun bu boşluk anının kullanımı ile ilgili en çok zorlayan ve kaygılandıran konu; çocuğun her boşluğunu sosyal medya, dijital oyun platformları ile doldurmaya çalışması olabilir. Anne babalar olarak öncelikle yeni neslin sosyalleşme çabalarının kendi çocukluk zamanlarından farklı olduğunu görmeleri önemlidir. Ancak bu sosyal medyanın sınırsız ve kontrolsüz kullanımı anlamına gelmemelidir. Dijital dünya çocuklar ve gençler için zengin öğrenme ve eğlenme deneyimleri sunarken, kontrolsüz içeriklerin de bir o kadar sakıncalı yanları mevcuttur. Çocuk, her boş anını dijital dünya ile doldurmaya çalışıyorsa bu konuda çocuğun iç dünyasında yaşadıklarına bakmak ve dijital sınırlar konusunda zorluklar yaşıyorsa bu konuda destek almak gerekebilir. Boşluğun yarattığı bu anlar dönüşüm ve üretime değil de bir duygusal kaçışa mı gidiyordur? diye düşünmek gerekebilir. Çağımız tüketim toplumunda üretimden çok tüketime dayalı yaşantı içinde üretimin verdiği haz neredeyse yok olmaktadır. Yeme, giyinme gibi temel ihtiyaçlar kadar kişisel gelişime dayalı aktiviteler de hazır tüketim malzemesine dönüşmüştür. Üretim ve emek harcanmayan eylem hazzını çabuk yitirebilir. Bu nedenle dijital platformdaki oyunlar anlık hazlara hitap ederek çocuğu hep kazanma, hep haz alma, hep tüketme ve hemen yenisini edinme yönünde teşvik edici de olmaktadır.
Çok sık etkinlik değiştiren ve aslında ne aradığını bilemeyen bireylere sıkça rastlarız. Tüketim hızlıdır, üretim ise yavaş. Üretmek üzerinde düşünmeyi, düşünme sabrı gerektirir. Sabır beklemeyi, beklerken biraz da sıkılmayı beraberinde getirir. Günümüzde yetişkinlerin de çocukların da birçoğu sabretme, bekleme, üretme konusunda zorlanmaktadır. Tahammülün azaldığı, sabrın inşa edilmesinin güçleştiği forma bürünen çocuklar için artık masal dinlemenin, kitap okumanın, doğaya yönelmenin neredeyse yok olduğunu söyleyebiliriz. Sıkılmanın kaygının eşlikçisi olduğu çünkü çocuğun boşluğu artık anlamlandırmakta zorlandığını, boşluğun adeta bir kontrol kaybı hissettirdiği söylenebilir. Sürekli bir uyarandan beslenme, dürtü kontrolünü de zorlaştırmaktadır. Öğrenme ve dikkat sorunlarının biyolojik temeli yanında duygusal ve çevresel etkenlerin de rolünün olduğu bilinmektedir. Zihinsel sürecin işleyebilmesi düşünce sisteminin de işlemesine bağlıdır. Bunun için de ara alanların yaratılarak düşüncenin simgeleştirmeye dönüştürülmesi gerekir. Simgeleştirme, zihinsel işlev, öğrenme, estetik ve yaratıcılığın yansımasını sağlar.
Sonuç olarak; geçmişin nostaljisi biz yetişkinleri ne denli güzel çağrışımlara götürse de günümüz çocuk ve gençlerinin de yarına miras bırakacağı benzer duyguları, anıları, yaşanmışlıklarının olması önemlidir. Günümüzde çocuk ve gençlerin geçmişteki çocuk ve gençlere oranla daha az sorumlulukları olabilir ve daha özgür görünebilirler. Geçmişte kardeşe bakma, aileye destek verme, ev, bahçe işlerine destek olma gibi sorumluluklar günümüz gençlerinin birçoğunun artık sorumluluk alanında yok gibidir. Kimi sorumluluklar yitirilmiş olsa da yine de hayata dair sorumluluklar almak gereklidir. Sorumluluğun olmayışının ardında kalan boşluğun ise haz kaynağı ile doldurulması hayatın getirdiklerini karşılama konusunda bireyi deneyimden yoksun bırakır. Gençler artık yalnız kaldıklarında, genellikle telefonlarına veya bilgisayarlarına bakmaktadır. Bunun dengesi çevrimiçi varlığıyla çocuğun kendisini sahnenin gerisinde hissetmemesi, oyunlarda kendi duygularını onarma ve yüceltmesi ile biraz da bilimsel, entelektüel araştırmalarla kapasitesini arttırma yönünde olabilir. Ebeveynler zorunluluk gereği çocuklarının donanım kazanmaları, olumsuz alışkanlıklardan uzak kalmaları gibi ihtiyaçlardan spor, sanat gibi aktivitelere kayıt yaptırıyor olabilirler. Ancak çocukların da bu program hakkında ne hissettikleri, neye ilgi duydukları, kabiliyetlerini aşan bir durum olup olmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Yazar Faith Hill; doğası gereği yalnızlığı seven çocuklar için de aşırı telaşa gerek olmadığını vurgularken bunun sosyal izalasyonla karıştırılmaması gerektiğine de dikkat çeker. “Kendi ilgi alanlarınızı keşfetmek, doğayı keşfetmek, dünyayı keşfetmek için bir özgürlük hissi hepimize iyi gelir” diyerek; ebeveynlerin çocuk ve gençlerin yalnızlığını biraz da özerklik arayışı olarak görmelerinin faydalı olabileceğinin altını çizer.
Yazan:
Neşe Eşer
Uzman Psikolojik Danışman
Kaynakça
Winnicott, D.W. (1958) The Capacity to be Alone. London: Oxford Clinical Psychology. https://doi.org/10.1093/med:psych/9780190271374.003.0060 adresinden Ekim 2025 tarihinde alınmıştır.
Lacan, J. (1960). La transferencia. El seminario de Jacques Lacan libro, 8.Çev.Bruce Fink (NewYork, Polity Press, 2017).
Dexler, P. (2012, August 9): “Keeds Need Time For Themselves” Psychology Today
https://www.psychologytoday.com/us/blog/our-gender-ourselves/201208/kids-need-time-themselves adresinden Ekim 2025 tarihinde erişilmiştir.
Hill, F. (2022)” How Much Alone Time Do Kids Need?” The Atlentic
https://www.theatlantic.com/family/archive/2022/11/kids-need-alone-time-benefits/672209/ adresinden Ekim 2025 tarihinde erişilmiştir.
