Maskenin İzleri

Çin’de başlayan Covid19 salgını ilk gündeme geldiğinde tüm dünyanın durumu anlama ve sürecin etkilerini yönetme çabaları da başladı.  Dünyada daha önce deneyimlenmiş olan salgınlar hakkındaki bilgiler çerçevesinde değerlendirmeler yapıldı. Çin’de başlayan salgının tüm dünyayı etkisi altına alacağı başlangıçta Dünya Sağlık Örgütü tarafından da öngörülmemişti, henüz salgının ulaşmadığı ülkelerde yarattığı etkiler de bu çerçevedeydi. Ülkemizde 11 Mart’ta yaşanan ilk vaka ve yeni vakaların görülmeye başlaması ile alınan tedbirler, medyadaki haberler, sonrasında salgının günlük yaşam üzerinde yarattığı etkiler arttı. Gündelik dile maske, fiziksel mesafe, hijyen, sosyal izolasyon gibi sözcükler kalıcı olarak yerleşti. “Pandemi”, başlangıçta düşünüldüğünden daha uzun süre yaşamları etkiledi, etkilemeye de devam ediyor. Hayat eve sığdı, yeni normal olarak ifade edilen düzenlemeler ile iş yaşamı, okul yaşamı çevrimiçine taşındı. İş ve okulun sığdığı evler, spor salonu, hobi merkezi, sanal da olsa müze gibi birçok etkinliği sınırları içine aldı. Ev içinde yaşam alanlarını düzenleyerek yeni yaşam tarzına ayak uydurmaya çabalayanlar deneyimlerini birbirleri ile paylaşmaya başladı. Yaşanan zorluklar, fiziksel mesafe ile oluşan sosyal mesafeler, sanal dünyada sosyal dayanışmalara dönüştü. Yeni normal ile kaybedilen birçok şeyin yerine yenileri arandı. Tüm bu eklenenler ve eksilenler sosyal ve ruhsal alanda nasıl etkiler yaratacak? Salgın, doğurduğu sonuçları değerlendirebilmek ve anlamlandırabilmek belki zamanla mümkün olacak. Bu yeni durum bazı kaygıları tetikleyebilir, hatta kalıcı izler bırakabilir. En temel ihtiyaçlarımızdan olan iletişim, salgının başrol oyuncularından maskenin ardında kaldı. Maske; fiziksel sağlığı korurken ilişkilere, iletişime, temasa mesafe koyan bir engel haline dönüştü. Yüzdeki ifade, karşıdakini daha iyi anlamanın yanı sıra daha etkili ilişkiler kurabilmeyi de kolaylaştırır. İletişim sırasında duyguların ve düşüncelerin anlaşılmasına, iki taraf için de düzenlenmesine yardımcı olmaktadır.  Sağlığımızı koruyan maskeler, iletişimde duygu ve düşünceleri düzenlemeye yardımcı olan yüz ifadelerinin algılanmasını da engelledi. Bu nedenle göz kontağı ayrıca önem kazandı.   Kişiler arası ilişkilerde iki tarafın birbirini anlamasında sözsüz mesajlar gözlerin aktardıklarıyla sınırlı kaldı.

Maskelerin Görünen ve Görünmeyenleri

Salgın sürecinin başından bu yana yaşananların üzerine düşünebilmek ve konuşabilmek çok da mümkün olmamıştır. Üretilen bilgileri anlayabilmek için öncelikle zihinsel mekanizmayı anlayabilmek gerekir. Gündelik yaşantıya dair anlamlandırmalar, kişisel gerçeklik üzerinden kurgulanır ve kişinin bu çerçeve etrafında hareket etmesine yön verir. Bu durum kişinin dünyayı nasıl algıladığı, yorumladığı ve bu doğrultuda nasıl tepkiler oluşturduğunun da belirleyicisi olabilir.

Bu noktada Bilişsel Davranışçı Terapinin öncüsü olan ABD’li psikiyatrist Dr. Aaron Beck’in kuramına göz atmak sürece teorik bir bakış açısı sağlayacaktır. Bu modele göre; A; durum/tetikleyici/aktive edici olay, B; düşünce/inançlar, C; duygular olarak tanımlanır. Beck (2008), kişinin var olan durum karşısında yaşadığı hislerin yalnızca olayın kendisinden değil, olaya yüklenen anlamlar, yorumlar, inançlar ve düşüncelerden -B noktası- kaynaklandığından bahseder. Bu bakış açısı “Bana bir şey olursa?”, “Yakınlarıma bir şey olursa?”, “Kayıplarım olursa?”, “Sahip olduklarım elimden kayıp giderse?” şeklinde düşüncelerin kişinin zihnindeki inanç sistemleriyle şekillendiğini ve kişinin farklı hisleri duymasına neden olduğunu söyler. Bu yaşananlar zaman ve mekândan bağımsız değerlendirilemez. Amerikalı yazar Susan Sontag, “Zaman, her şey bir anda olmasın, mekân ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye vardır.” demiştir. Salgında bildiğimiz mekânlar, ayrışmış alanlar aynı alana taşınınca, evlerin okul ve iş yeri olmasıyla bu iç içelik hissi yoğun yaşanmaya başlanmıştır. Matruşka bebekler gibi iç içe, zamansız, günlerin birbirinden farkının olmadığı, saatlerin birbirinin içine geçtiği çok karmaşık günlerden, kısıtlamaların kalkması ve okulların açılmasıyla birlikte karmaşanın bir nebze azaldığı günlere geçiş yapılmıştır. 

Kuşçu (2021) “Pandemi koşullarının zihinsel sonuçları ve yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkiler” başlıklı konuşmasında; salgın sürecinde yaşanan üç önemli durumdan bahseder.

  • Tehdit algısı ve bilinmezlik: Tehdit ve bilinmezliğin yoğunlaşması kişilerin gelecek hissinin de daralması anlamına gelmektedir. Salgın süreci başlangıçta perspektif kaybına ve olaylara karşı bakış açısının daralmasına, şimdiye odaklanmamaya yol açmıştır. Olasılıkları görememek veya olasılıkları değerlendirirken daha seçici davranmak, önyargıları daha da belirginleştirmiştir. Salgın ile yaşanmakta olan bu durumun insanlık için yaşanılan ilk talihsizlik ve ilk tehdit olmadığı söylenebilir. Evrimsel olarak insan doğası bu tür durumlara hazırlıklıdır ve bunun için oluşturulan mekanizmaları vardır. Birbirimizden öğrenerek organize olmak, öğrenmeyi toplumsal bir süreç haline getirmek, iletişim, zihinsel ve sosyal dayanışma ağları oluşturmak ve bunları kullanabilme becerisi kazanılması tehdit ve bilinmezlik ile baş etmeyi kolaylaştırır.
  • Sosyal izolasyon ve fiziki mesafelenme: Gündelik ritüellerden ayrılmak zorunda kalmak iletişim yoluyla iyileşmeyi kesintiye uğratmıştır. İnsanın en büyük hekimi insandır. Bu izolasyonla birlikte kişi kendi gerçekleriyle baş başa kalmıştır. Deneyimlerini paylaşacağı ve kendisine farklı aynalar tutabilecek fırsatlardan ayrı kalmıştır. İnsanın kendi dünyasıyla uzun süre baş başa kalması zorlayıcı ve yorucudur. Bu, zihindeki süreçlerin olduğundan büyük bir yer işgal etmesine neden olduğundan “kaybolmuşluk” hissi yaratabilir.
  • Olanları seyirci koltuğundan izlemek: Sağlık konu olunca, alınan kararları izlemek zorunluluk olmaktadır. Kişiyi uymaya zorlayan bu işleyiş; belirsizlik yarattığında sıkıntı veren durumlara, bu da ilişkilerde bazen destekleyen, övücü; bazen suçlayıcı, sitemkâr bir iletişime dönüşebilmektedir. Hem sosyal medyada hem de iletişimde bu yorucu algı trafiğiyle baş etmek durumunda kalınmıştır. Yapılan açıklamalar sonrası sosyal medya gruplarındaki hareketlilik, açıklamaların anlaşılmaya çalışılması, açıklamaların ne olduğunu teyit etmeye çalışmak hem yorucu hem de hayat üzerinde kontrol hissinin azalmasına neden olmuştur. Kontrol hissi, katılımla en azından katılımın bir parçası olabilmekle sağlanır. Katılım çok değerli bir psikolojik sonuç sağlar. Yaşananlar üzerinde bir kontrol sağlayabilmek yaşantı üzerinde de bir kontrol hissi yaşanmasına olanak tanır.

Yeni Normalde Maskeli Hayatlar

İnsanın; sınırsız güç ve incinmezlik yanılsamasına, dünyaya hâkimiyetine aldırmayan virüs, “Dur bakalım, senin kullanacağın en önemli araç; maske, mesafe ve hijyen” demiştir. Kişiler bu durdurulmayla yüzleşirken belirsizlik, boşluk, kaygı, korku ve çaresizlik hisleri ruhsal dünyanın eşlik edenleri olmuştur. Maskeli hayatların içerisinde, daha önce zor olduğu düşünülen, nitelendirilen birçok yaşantının çok da zorlayıcı olmadığı fark edilmiştir. Elbette bu sürece başka zorluklar da eklenebilir. Örneğin; psikiyatrik tanı alan kişilerin bu belirsiz dönemde psikotik ataklarının, duygu durum bozukluklarının, obsesif kompulsif bozukluğun, anksiyete bozukluklarının, yeme bozukluklarının ve depresyondaki artışının gözle görülür hale geldiğini, salgın döneminde yaşanan zorlukların semptomları alevlendirdiği bilimsel verilerle araştırma sonuçlarıyla bilinmektedir.

Türk Psikiyatri Derneğinin Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi Çalışma Birimi tarafından hazırlanan rapora göre;

“Dünya genelinde Covıd-19 salgını, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve dünya genelinde kamu sağlığı yetkilileri tarafından kontrol altına alınmaya çalışılsa da, virüsün niteliğinden kaynaklanan hızlı yayılım, farklı varyantların birbirini takip etmesi ve ağır klinik seyir salgınla mücadeleyi zorlaştırmakta ve uzatmaktadır. Salgının sonuçları, süresi ve belirtilerine ilişkin belirsizlik durumu, yüksek bulaş ve ölüm oranları insanlarda tehdit algısı ve buna yönelik stres tepkisini başlatmakta ve süreğen kaygıya neden olabilmektedir. Birçok insan korona virüs salgınının yarattığı belirsizlik içinde; izole, yalnız, stresli ve endişeli olabilir, kitlesel kaygı (anksiyete) ve panik davranışı yayılabilir. Bu süreçte insanlar sadece hastalığın tehditiyle değil, yakınlarının hastalık ya da kaybının yüküyle de başa çıkma zorluğuyla karşı karşıya kalmıştır. Salgın birçok ek tıbbi ya da sosyal davranış değişikliğini de gündeme getirdiğinden kurallara uyma zorunluluğu, sürdürülebilir bir ruhsal uyum becerisini gerektirmektedir. Uyumda zorlanma, yönetilemeyen kaygı ve korku bağışıklık sistemini kısa süre içinde zayıflatabilir. Bu nedenle yoğun ve süreğenleşen stres tepkisi başta bağışıklık olmak üzere genel vücut işlevlerini bozarak Covıd19 yanında grip, herpes, zona, diğer virüsler veya ek bakteri enfeksiyonlarının tetiklenmesine ve viral enfeksiyonda önemli olan dayanıklılığın azalmasına yol açabilir. Ayrıca kişiyi yatkın olunan birçok psikosomatik hastalık ile baş etmek zorunda bırakabilir. Bu da her yönüyle daha yüksek bir yük ve bedel anlamına gelmektedir. Devam eden travmaya stres tepkisi, yaşanmış bir travmaya verilen stres tepkisinden farklılıklar gösterir. Yeniden yaşantılama, yaşanan ölüm olgularına tanıklık anksiyete belirtilerini giderek artırma eğiliminde olabilir. SARS salgını sonrasında yapılan araştırmalar kişilerin iyileşip taburcu olduktan ve salgın geçtikten sonra bile değişen derecelerde stres bozuklukları gösterdiğini saptamıştır. Bu sebeple taburculuk sonrasında da psikolojik ihtiyaç ve hastalığın psikolojik etkileri yok sayılmamalıdır. Pandemi sonrasındaki dönemdeki ruhsal iyilik halinin planlanması son derece önemlidir. Lancet’de 2020’de yayınlanan salgın hastalıklarda karantinanın ruhsal etkilerine dair yapılan çalışmada SARS virüsü bulaşmış kişiyle temas ettiği için karantina altına alınan kişilerde, korku, sinirlilik, üzüntü ve suçluluk hissinin karantina süreci boyunca sık görülen olumsuz duygular olduğu bildirilmiştir.” 

Kaygı verici durumlar yaygınlaştığı için; belirsizlik, tehdit algısı, kontrol etmek için kontrol mekanizmalarının oluşturulması nedeniyle kişilerin ruhsal rahatsızlık artışlarının olması beklenen bir durumdur. Yeni döneme dair bir diğer hipotez ise zihinlerdeki kurguların salgınla somutlaşmasıdır. Maskelerin ardındaki ilişkiler, görünmeyen önemli meselelere de yol açmıştır. Evlerin okul, iş yeri, sığınılan çatılar haline dönmesi ve kapıların kapanması gündeme; “aile içi şiddetin”, “dertli ilişkilerin” artması gerçekliğini getirmiştir.

Ve Geri Dönüş…

Salgın koşullarının yoğunluğunda maske kullanımının yarattığı izlerin yalnızca fiziksel değil duygusal da olduğu deneyimlenmektir. Kişiler hayatlarına devam ederken maskenin izleri daha fazla etkisini göstermektedir. Gelecekle ilgili bu yolculukta temel güven duygusunun sarsıldığı bir dönemden geçilmektedir.

Son 20 senedir, özellikle 1999 depreminden sonra ruh sağlığı çalışanları, kişilerin davranışlarını ve ruhsal meselelerini bireysel olarak ele alıp değerlendirmiştir. Salgınla birlikte gündemin toplumsal, politik, sosyolojik, ekonomik boyutları olan bir süreç olduğu fark edilmiştir. Sonuç olarak birlikte hareket etmek ve meseleleri bu bağlamda görmek zorunda olunduğu hatırlanmış ve öğrenilmiştir.

İçinde bulunulan her bağlamdaki temel ihtiyaçlar birbirine benzemektedir. Birer toplumsal sistem olarak ailenin, ev ve iş ortamının benzer temel ihtiyaçları vardır ve bu temel ihtiyaçları inşa etmeye çalışırken, değer ve kavramları yeniden yapılandırmak önem taşır. Bunlar; 

Kendi etkimizi görebilmek: Kişinin gündelik yaşamda etkisinin olduğunu hissetmesi özgüveni destekleyicidir.

Derinleşmek: Hayatın içine derinleşmeyi katarak, izlenenleri, dinlenenleri öğrenme aracı haline getirmek önem taşır.

Deneyimleri konuşabilmek: Konular, güçlükler, problemler üzerine konuşabilmek, yaşananların kişi üzerinde yarattığı duygusal etkilerin şiddetini azaltır.

Şeffaflık, berraklık, netlik: Zor durumlarla karşılaşan bireylerin duygularını düzenleyebilmesi önemlidir. Bu duyguların işlenmesi için sanat önemli araçlardan biridir.

İlişkileri yeniden keşfetmek: İletişim, dayanışma hissi geliştirilmek ve hayatı olduğu gibi kabul etmek önemlidir.

Katılım hissi: Bireylerin, her konuda sürece etkisi olduğu hissini duyması kıymetlidir. Yaşanan sorun karşısında cevaplar birlikte aranmalı, konuşulmalı ve araştırılmalıdır.

Gerçeklik: Gündelik hayatı olduğu gibi ele almak kişileri sakinleştirir. Kötü günün iyiye, iyi günün kötüye dönebileceği kabul edilmelidir.

Birleştirici dil oluşturmak: Herkesin kendini içinde hissedeceği bir dil oluşturmak, durum karşısında farklı ihtiyaçları, gündemleri dile getirmeye fırsat veren bir dil oluşturmak destekleyicidir.

Uzlaşmayı artırmak, korumak: Bu yaklaşım biçimi kişilerin kendini daha korumasız hissetmesine engel olur. Aksi durumlarda, o korunmasızlık hissi salgınla ilgili belirsizlik duygusunu daha da artırır.

Hedefler: Hedef koymak çok önemlidir. Sadece hedefe odaklanmak yerine hayata ilham veren seslere de kulak vermek olumsuz duyguların şiddetini azaltır.

İçimizdeki sesi dillendirmek, dindirmek: Kişinin kendi iç sesini dinlemesi olumsuz duygularını kontrol altına almasını sağlar.

Dikkati ve odağı tutmak: Dikkat ve odak akışla sağlanır. Akış için hayatı disipline etmek, kısıtlamaları, zorlanmaları

Keyif ile yapabilmek odaklanmayı kolaylaştırır. Bunu yapabilmek için konforlu alanın dışına çıkabilmek gerekir.

İletilen bilgilerin güvenirliliği: Verilen bilgi doğru, işe yarar ve güvenilir olmalıdır.

Verilecek mesajlar: Kısa, net, açık, karmaşıklıktan uzak mesajlar olmalıdır. Mesajlar akıl karışıklığına yol açmamalı, herkesi içine alabilmelidir.

Kaygı ve endişe yönetimi: Kaygı yönetiminde bakış açısının sübjektif değil bilimsel olması son derece önemlidir. Aksi yaşandığında gerçeklerden kopma hızlanmaktadır.

Spontanlığın Katkısı

Maskelerin izleriyle birlikte Covid19, yaşamlarımıza bizim için neredeyse imkânsız görünen birçok yeni alan açmıştır. Grup psikoterapisi ve sosyometri çalışmalarıyla bilinen Moreno; an, spontanite (kendiliğindenlik), yaratıcılık ve eylem kavramlarıyla bizleri tanıştırmıştır. Problem çözme becerisi; yaratıcı olmayı ve bu yaratıcılığı ortaya çıkarabilmeyi sağlayan spontan davranışı gerekli kılmaktadır. Bu bakış açısıyla yaratıcı olan ama spontan olmayan bireyler, donanımı olan ama bunu ifade etmekte güçlük yaşayan bireyler olarak düşünülebilir. Spontan olan ama yaratıcı olmayan bireyler, anlık çözümlerde fazlasıyla hata yapabilirler. Ancak yaratıcılık ve spontaniteyle birlikte eyleme geçilirse anlamlı ve geçerli çözümler üretebilmesi mümkün olmakta ve ruh sağlığı korunabilmektedir. Moreno’nun dediği gibi; spontanite ve yaratıcılık; yalnız kalınan bu dönemde kendi kendimize yeni beceriler oluşturabilmemize, üretebilmemize, paylaşarak büyütmemize yardımcı olmuştur. Yasaklı günlerde imkânsız görünen çevrimiçi eğitimler, çevrimiçi terapiler, birbirimizle paylaştığımız ekmekten tatlıya uzanan tarifler, çevrimiçi eğlenceler, instagram yayınları, çevrimiçi nişan/ düğün/ doğum günü/ yılbaşı, hıdırellez kutlamaları ve daha niceleri, imkânsızmış gibi görünen sosyal dayanışma ağları, öngörülmez bugünler için düzenlenen reçeteler kişilere iyi gelen yöntemler olmuştur. Bu eylemler spontanite ve yaratıcılık sayesinde paylaşılarak, modellenerek dünyada sınırları genişletmiştir.

Sadece kendimizi değil, bir başkasını da korumanın önemli olduğunu, doğa karşısında çaresizliğimizi hepimize hatırlatan Covid19 bizlere; maskenin izlerinin kalıcı olmaması için, dayanışmaya, birlikte üretmeye, ilişkilerimizi yeniden yapılandırmaya, insan olabilmeye doğru yol almaya, ihtiyacımızı hatırlatmıştır.

Yazan:
Gonca Baştuğ
Psikolog